Haftanın Öyküsü: Dolunay ve diğer şeyler
20.11.2016 10:39 BİRGÜN PAZAR
“Orta sınıf refleksi,” dedi Elvan, “klasik... Duymadım, görmedim, bilmiyorum. Doğrusu buralarda oturmak için bedel ödemek istemezdim. Tercih etmezdim yani.”

FADİME USLU

“Taş binalar, kaplumbağa sürüsü gibi ağır ağır ve metanetle sürünüp gidiyor,” dedi Deniz. Sözcüklerin üstüne basarak, bir şiiri okur gibi söylemişti bunları. Şarap, hepimizden çok onu etkilemişti. Elini sesinin ritmine uyduruyor, bir güvercinin süzülüşünü taklit edip hafifçe dalgalandırarak, gecenin karanlığında kaplumbağadan çok canavarlara benzeyen çevredeki yapıları gösteriyordu. Çoğunun ışığı yanmıyordu. Belki de hâlâ boştu. Bozkırın bağrında yükselen canavarlardan birinin terasındaydık. Birkaç gün önce, yani dolunayın Dünya'ya en yakın olduğu bu özel gece için bizi yeni evine davet etmişti Deniz. Karısı yoktu. Çalıştığı firmanın tanıtım çekimleri için kent dışındaydı. Bunu mu fırsat bilmişti? Karısı olsaydı beni de çağırır mıydı?

Sigaralarımızı içmek için çıkmıştık balkona. İlker yine dar ve sivri kemikli omuzlarını boynuna doğru çekmişti. Üşüdüğünden değildi, biliyordum. Dolunayın muhteşem görüntüsü de, bilmem kaç yıl sonra yine Dünya'ya bu kadar yaklaşacağı da umurunda değildi. Derdi başkaydı. İçeride sigara içme yasağı koyan karısının hassas duyularından, kokunun sineceğinden çekiniyor olmalıydı Deniz.

Bu eve taşındıklarında eski eşyaların hepsini dağıtmıştı. Yenileriyse ambalajından henüz sökülmüş gibiydi. Belki de aralarındaki bir şeyleri yenileyeceğine inanmışlardı. Bunun Deniz’in fikri olduğunu sanmıyorum. Bir an sormayı düşündüysem de vazgeçtim. Oldukça keyifli görünüyordu. Ortamı bozmak istemedim.

“Şu rezilliğe bakar mısın abi,” dedi Burak, “tam bir çılgınlık. Nereye gidiyor bu binalar, baksana sürekli yenileri dikiliyor. Yakında bizi ezecekler.”

Deniz gözlerini hafifçe kıstı, sigarasından bir nefes daha çekip pencere pervazındaki küllüğe izmariti bastı. İşaret parmağını kaldırdı, Ay'ı gösteriyordu, “İşte oraya gidiyorlar,” dedi, “siz de gün gelir, dedi dersiniz.”


“Kime ne anlatıyorsun abicim,” dedi Elvan, “yakını mı kaldı. Ezilmekten kanımız çekildi. Şurada böyle oturuyoruz diye.”

İlker soluğunu abartılı bir biçimde burnundan bıraktı, bu onun gülme biçimiydi.

“Yani, neyi eleştiriyorsunuz ki, biz de şu anda kaplumbağaların birinin sırtında değil miyiz?”

“Orası öyle,” dedi Deniz. Alınmamıştı. Zaten İlker ne derse desin kimse alınmazdı. Elvan’ın söyledikleriniyse duymazlıktan gelmişti.

“Orta sınıf refleksi,” dedi Elvan, “klasik... Duymadım, görmedim, bilmiyorum. Doğrusu buralarda oturmak için bedel ödemek istemezdim. Tercih etmezdim yani.”

Bu ok doğrudan Deniz’eydi. Ama hiçbir şey duymamış gibi dolunaya bakıyordu.

“Bi dal versene,” dedi Burak, Elvan’a dönüp. Sonra eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı.

Elvan başını ağır ağır salladı.

Bu sırada Deniz’in cep telefonu çaldı. Salondan geliyordu sesi. Oralı olmadı.

“Dolunayın bu olayı var ya, bence bir işaret. Böylesine anlamsız zamanlarda...”

İlker ciddi ciddi söylemişti bunu. Parmaklarının arasındaki sigaraya bakıyordu. Burak, Elvan’a kaş göz işareti yaptı. Hepimiz onun paketinden otlanıyorduk.

“Ölüleri sofraya makyajsız oturtuyorlar artık, önlerine de sulandırılmış kuvvet macunu sürüyorlar, şarap kadehinde üstelik. Diriler de onları seyredip duruyor,” dedi Deniz gökyüzüne bakarak.

“Eyvallah abime,” dedi İlker. Sonra da bana dönüp, “Sen ne diyorsun bu işe ablam,” diye sordu. Yüzüne alaycı bir gülüş oturmuştu.

“Ne diyeyim,” dedim, “kimse yanlış bir şey söylemiyor.”

“Yanlış olan ne biliyor musun?” dedi İlker, parmağıyla Deniz’i göstererek, “o!” diye teatral bir biçimde haykırdı.

“Benim neyim yanlışmış lan?”

“Bizi buraya çıkardın ama kadehlerimiz içeride kaldı.”

“Haklısın İlkercim, hemen getiriyorum.”

“Ben üşüdüm,” dedim, “üzerime bir şey alıp geleyim.”

“Beyler, bozkır soğuğuyla dalga geçilmez. Neşe haklı. İçeri geçsek iyi olur. Nasıl olsa dolunayı salonun penceresinden de görüyoruz.”

Üzerime hiç vazife olmadığı halde, “Denizciğim,” dedim, “galiba telefonun çalmıştı.”

Önemsemiyormuş gibi omuzlarını silkti.

Hürmetli ev sahibi havalarındaydı.

“Kalkmayacak mıyız artık,” diye çıkıştı Elvan, “bir şişe daha açarsa burada kalabiliriz.”

“Olur,” dedi Burak, “Birer sigara daha içip kalkalım..” Sonra da unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi yaptı, “Dolunay var ya,” dedi, “enerjisi beni fena çarpıyor, her ay allak bullak oluyorum.”

Tam içeri geçiyorduk ki İlker, ondan hiç beklemediğimiz bir hareket yaptı. Sağ ayağının topuğu üzerinde profesyonel bir dansçıymış gibi 360 derece döndü ve sağ kolunu dirseğinden kavrayıp dolunaya doğru bileğinden büktüğü yumruğunu salladı ve “Al sana dolunay!” diye bağırdı.

“Olay budur,” dedi Burak.

Gülüşerek salona geçtik.