Haftanın öyküsü: Dostlar böyle yapar çünkü
25.06.2017 12:54 BİRGÜN PAZAR

Mevsim Yenice

“Niye ya! Gelirsin işte, neden öyle diyorsun,” diye üsteliyor. Kırmıyorum. “Gelirim,” diyorum.
O geleceğim yer neresi ve biz sabahın bir körü neden yine bu parkta ciddi kararlar almaya çalışıyoruz, diye aklımdan geçse de sormuyorum

,“Gitmeye karar verdim,” diyor.

Hep buluştuğumuz yerdeyiz, yine. Oturduğumuz tahta bank bile aynı. O salıncaklara yakın, ben de tahterevalliye.

Belli belirsiz bir rüzgar o an varlığını hissettiriyor. Ürperiyorum. Henüz üç parmak büyüyebilmiş güdük çimler, üzerlerine düşen sabah güneşiyle parlayıp sönerek titreşiyor. Gözlerimi onlardan ayırmadan;

“Hadi ya öyle mi, ne zaman?” diye soruyorum.

“Biraz para yapayım, atayım kenara. Bir arkadaş bu ay gidecek, o düzen kurar ben gidene kadar, daha kolay olur benim için.”

Nereye gideceğini sormuyorum. Çünkü gitmek gitmektir, neresi olduğunun önemi yok. Bunu ikimiz de biliyoruz.

“Tabii öyle daha iyi,” diyorum. Park bomboş. Kafamın içi de. Uyanamadığımdan değil.

Çimler titreşmeye devam ediyor. Bir gece önce yağan yağmur yüzünden kum havuzu çamura dönmüş. Plastik sarı kaydırağın ucunda ufak bir gölet.

“Benim için daha iyi olacak” diyor. Neden bahsettiğinden haberi olmadığından adım gibi eminim. Yine de kafamı sallayarak destek oluyorum. Dostlar böyle yapar çünkü.

“Sen de gelirsin hem kafan attıkça” diye devam ediyor.

“Sen bir git de,” diyorum, “beni sonra düşünürüz.”

Sarman bir kedi tek hamlede banka, aramızdaki boşluğa zıplıyor. Ön ayaklarını gerdirerek mırıldanmaya başlıyor. Onun uykulu halini görünce esniyorum. Esnemek de bulaşıcı gitmek gibi. Ya da gidememek. Kedinin kafasını baş parmağıyla usulca okşarken,

“Niye ya! Gelirsin işte, neden öyle diyorsun,” diye üsteliyor.

Kırmıyorum. “Gelirim” diyorum.

O geleceğim yer neresi ve biz sabahın bir körü neden yine bu parkta ciddi kararlar almaya çalışıyoruz, diye aklımdan geçse de sormuyorum.

“Ben, sen gelene kadar oraları öğrenirim zaten” diyor.

“Tabii ki” diyorum, “hatta birkaç güzel park da bulursun böyle oturup konuşabileceğimiz.”

“Düzenimi iyice sabitlersem, artık dönmem de.”

Rüzgar bir nefes daha üfleyip geçiyor. Üşüyen kollarımı sıvazlıyorum kendime sarılır gibi. Sağ tarafı havada kalmış tahterevalliyi izliyorum. İki kişiye ihtiyacı var dengelenmek için. Biri giderse, bir tarafı kuma gömülür, öteki tarafıysa havada sonsuza dek asılı kalır.

Uzaklardan bir havalı korna sesi yaklaşıyor. Kafamı çevirip, bakıyorum. Eski bir kamyonetin, kasasındaki süt şişelerini çalkalayarak, arkamızdaki caddeden geçip gidişini izliyoruz. Sonra, işte tam o an, oturduğumuzdan beri ilk kez yüzüne bakıyorum. O da kamyonetten kalan son kalıntılardan gözlerini ayırıp bana bakıyor. Hafif canlı bir tavırla:

“E iyi madem,” diyorum, “mutlu musun? Bak gitmeyi de kafana koymuşsun.”

Karşıdaki apartmanın ikinci katında, pencereden beline kadar sarkarak sigara içen ve geldiğimizden bu yana bizi dikizleyen kadına sorsak, yüzündeki değişimin belli belirsiz bir gülümseyiş olduğunu iddia edebilir. Ama ben öyle olmadığını biliyorum.

“E daha iyiyim tabii, bir rahatlama geldi üstüme” diyor.

Yavaşça kalkıp salıncaklara ilerliyorum. Ayaklarımın altındaki ıslak kumlar gıcırdıyor. Hareketsizliğe daha fazla tahammülüm yok. Salıncaklardan birine bedenimi zar zor yerleştirip, paslanmış zincirleri sımsıkı kavrıyorum. İlk hamleyle sallanmaya başlıyorum. Hızlı. Hızlı. Daha hızlı. Zincirlerden çıkan gıcırtılar bir ritim tutturup parkın sessizliğini bastırıyor. Birkaç ev canlanıyor. Köşedeki bakkal birazdan kepenklerini açacak. Durakta bekleyen insan sayısı çok geçmeden artacak. Çöp kamyonları yine vakitsizce trafiğe çıkıp ara sokaklardaki sessizliği çöp bidonlarının yere çarptıklarında çıkardıkları sesle bozacak. Hayat akacak yani, durmayacak.

Az sonra o da gelip yanımdaki salıncağa kuruluyor ve sallanmaya, ivmelenmeye başlıyor.

“Gitmeden daha görüşürüz mutlaka” diyor.

Sigara içen kadın gürültüyle camı kapatıp içeri giriyor.

“Tabii kii,” diyorum salıncak en tepeden aşağıya inerken.

Hiçbir yere gidemeyecek, biliyorum. Kendimden. Yıllardır bu ıssız saatte coşkusu sönmüş parkta oturup aynı şeyleri konuşmamızdan. Ve hala işte burada, salıncakta bir ileri bir geri sallanmaktan öteye gidemediğimizden. Biliyorum. O da biliyor. Susup gidecekmiş gibi yapmaya, sallanmaya devam ediyoruz. Dostlar böyle yapar çünkü.