Hakikatin göbek deliği
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Sanat tarihi boyunca yapılmış Adem-Havva tablolarına bakın, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki istisnalar hariç hepsinde Adem ve Havva’nın göbek deliğiyle resmedildiğini görürsünüz. Oysa tek tanrılı dinlerin bu ortak hikâyesine göre Adem topraktan yaratıldığı, Havva da onun kaburga kemiğinden yapıldığı için, hayatlarının hiçbir anında ana rahminde gelişerek normal yollarla doğan bebeklerdeki gibi bir göbek kordonuna bağlı olmadıklarını varsayabiliriz. Dolayısıyla göbek deliklerinin de olmaması gerekir.

Ressamlar bu hikâyeyi resimlerken göbek deliği meselesini düşünmüşler midir bilemiyoruz tabii, ama eğer Adem ve Havva’yı göbek deliği olmadan yapsalardı, resme bakan insanların bir yabancılaşma yaşayacağı, kendi bedenleriyle kurdukları algısal ilişki nedeniyle resme ‘inanmayacağı’ neredeyse kesindir. Bu yüzden, Baudrillard’ın ikonlar hakkındaki tespitinde olduğu gibi ‘tanrı kavramının dinsel resimler aracılığıyla simüle edildiği’ bir dünyada, bu resimlere Adem ve Havva hikâyesinin gerçekten yaşandığını düşünerek bakan kitlelerin yaşadığı simülasyon etkisinin bozulmaması için göbek delikleri ressamlar tarafından mecburen ‘yaratılmıştır’.

Tıpkı Michelangelo’nun başyapıtı Davut heykelinin ‘sünnetsiz’ olması gibi… Her şeyin Katolik kilisesi tarafından belirlendiği bir coğrafyada, ne kadar Yahudi olursa olsun Davut karakterinin sünnetli gösterilmesini bekleyemeyiz. Hatta bu heykele bakan Yahudiler için bile böyle, çünkü son birkaç yüzyıldır resim ve heykel gibi temsil mekanizmalarının gerçekçiliğini tartışırken kullanabileceğimiz en önemli ölçütlerden biri artık ‘inanılmayacak kadar gerçekçi’ olup olmadıkları… İnanılabilir ölçüde gerçek gibi gösterilen uydurma, inanılamayacak kadar hakiki olanın yerini aldı çoktan. Bu yüzden Adem-Havva hikâyesine inananlar göbek deliğiyle mutlu olurken benim gibi inanmayanlar göbek deliksiz resimlerin peşinde koşuyor!

Görsel gerçeklik sunumunun resim sanatında olduğundan çok daha fazla önemsendiği sinemada da durum farklı değil. Mesela hikâyenin sinemadaki ilk örneklerinden olan 1956 tarihli Meksika yapımı Adán y Eva’nın bir sahnesinde Adem’in topraktan yaradılışı gösterilir: Toprak yüzeyde bir insan vücudu şekillenir, rüzgâr bedeni kaplayan kumları alıp götürür ve merhaba göbek deliği! İzleme fırsatı bulduğum Adem-Havva filmlerinin -The Private Lives of Adam and Eve (1960), El pecado de Adán y Eva (1969), Adamo ed Eva, la prima storia d'amore (1983)- hepsinde de göbek deliği var, izlediğimiz karakterlerin ‘anormal’ olduğuna dair bir algı oluşmasın diye...

Simülatif gerçeklik üretiminin en gelişmiş versiyonu olan sinemada, özellikle bulunmuş/kurulmuş film (found/ed footage) örneklerinde de bu gösterme-göstermeme sorunuyla karşılaşıyoruz. 1999 tarihli The Blair Witch Project ile başlayan süreçte uydurma haber ve sahte belgesel görüntüleri izleyiciye inanılabilir düzeyde bir görsel estetikle sunuluyordu. Ama iş ilerleyip var olanın üstüne yeni bir şeyler ekleme ihtiyacı büyüdükçe filmlerdeki kameraların sayısı arttı. Belli ki yönetmenler izleyiciye anlattıkları ‘gerçeği’ daha çok görüntülemeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Böylece yeni nesil sahte belgesellerde hem herkesin eline bir kamera verildi hem de olduk olmadık bir sürü noktaya gözetleme kameraları yerleştirildi. Bu sırada yönetmenler kameraların kontrolünü kaybetmeye başladı; geçen hafta gösterime giren yeni The Blair Witch de dahil olmak üzere, son yıllarda yapılan bulunmuş/kurulmuş filmlerde bazı çekimlerin perdede gösterilen kameralardan biriyle çekilmiş olmasının imkânsız olduğunu fark etmemek imkânsız. Oysa bu filmlerin korkutucu etkisi ‘kamera yoluyla her şeyi görmek isterken birçok şeyi görememek’ gerçekliğine dayanıyordu. Yani Adem ve Havva meselesinin tersine, burada ‘göbek deliği’nin kesinlikle gösterilmemesi gerekiyordu -ilk Blair Cadısı’nda annesi cadıdan söz ederken onun ağzını kapayarak susturmaya çalışan çocuğun tepkisindeki gibi...

Sahte belgesellerdeki bu kamera/göz enflasyonu sayesinde anlaşılan o ki bulunmuş/kurulmuş filmler azalarak bitecek. Hakikatin göbek deliğiyle ilgili yeni sinematografik arayışların sonuçlarını da yakın gelecekte görmeye başlarız galiba...