Haklı hissetmek zarar vermeye izin verir
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
Evrim süreci içinde gelişen birçok mekanizma gibi empati, haksızlık/haklı hissetme gibi ahlak ile ilişkili duygu ve düşünceler de onbinlerce yıl içinde aynı kalmışken, duygu ve düşüncelerin etkileştiği gündelik hayat bambaşka bir maddi çerçevede olduğunda, kendimizi haklı ya da saf ve temiz hissederek başkalarına büyük ve geri dönüşsüz zararlar verebiliyoruz. Belki de şiddete ahlaki gerekçeler bulmaktan toptan ve koşulsuz vazgeçersek, bu sarmal durabilir.

Ahlakın evrim süreci içindeki gelişiminde ortaya çıkan önemli temel kurallardan birisi olan ‘başkasına zarar vermemek’ toplumsal dokunun korunması için önemli bir rol oynamıştır. Bu kuralın günümüzde norm kabul edilen davranışlar üzerindeki etkisi ‘dürtü kontrolü’ ya da ‘öfke kontrolü’ gibi yetilerin gelişiminde gözlenir. 

Kendini tutma becerisinin kendimizi tutamayıp da zaman zaman ‘özgür bıraktığımız’ yıkıcı dürtülerimizi dizginlemesi neredeyse tüm felsefe, din ya da ideolojilerde bir biçimde kutsanırken, özellikle şiddetin nasıl ve nerede kullanılacağına ilişkin istisnalar üzerindeki ayrım noktaları da aynı çerçevelerde ortaya çıkar. 

Kabul edilmez bir davranış olarak kodlanmış olan ‘başkasına zarar verme’yi evrensel ahlak sistemine uygun kılma gerekçelerinin başında ‘başkası’nın (ya da ‘Öteki’nin) bir sebeple bu zararı verecek şiddeti hak ettiğine olan inanç gelir. 

Hunharca işlenen cinayetlerde yer alan kişilerin birçoğunun gündelik hayatlarında sakin, insancıl, düzgün ya da şiddete karşı gibi sıfatlarla tanımlanmasını şaşırtıcı bulabiliriz.  Oysa, sakin kişinin başka birisine şiddet aracılığı ile zarar vermekte sakınca görmez hale gelmesi o kadar da zor değildir. Kendisini haklı hissettirecek, haksızlığa ya da hakarete uğradığını, küçük düşürüldüğünü düşündürecek durumlarda ‘haklıyım’ duygusuyla şiddetin frenini boşaltır. ‘Bana zarar verecekler’ ya da ‘beni yok edecekler’ düşüncesi ise üstüne gaza basar. ‘Ama onlar da…’ diye başlayan cümleler haksızlığa uğramışlık duygusunu doğurarak ya da olanı tahrik ederek şiddeti ‘iç rahatlığı’ ile harekete geçirir. 

‘Kendi kaleme aldığı bir geçmişte haksızlığa uğramış olduğu için her şeyi kendine hak bilme’, ‘hep haklı olma’ ve ‘hep haklı çıkma’ genel bir adaletsizlik atmosferinde iyice beslenerek, haksızlığa uğramışlık mitolojisi olan güçlülerin daha fazla ve konsantre güç kullanmasına malzeme olur.

Beni eleştirmediğin sürece özgürsün

Eleştiriye aşırı hassasiyet ise kendini ancak katı kurallara bağlanarak kontrol edebilenlerde daha sık görülen bir özelliktir. Esneyememe, hoş görememe, gülüp geçememe, ters bir laf söyleyene saldırma hepimizin hayatında zaman zaman bulunsa da kimimizin ‘ilişki tarzı’ bu temeller çevresinde oluşmuştur. Hissimizin davranışa dönüşmesi ahlak sistemimizin yaptığı geçici yasa değişikliğiyle mümkün olur. Haksızlığa uğradığımızı, karşımızdakinin haksız olduğunu düşündüğümüzde saldırmak ahlaki bir misyona dönüşebilir; bir adalet savaşçısı gibi hakkın yerini bulmasını sağlama görevini haksızlığı düzeltmek için şiddet uygulayıp ahlaka da uydurarak yerine getirmiş oluruz.

Bu açıklamalarda haklı hissetmesiyle şiddet arasındaki ilişkiyi, sadece kişinin kendisine dönük durumlarda varmış gibi yazmış olduğumu fark ettim. Oysa bebeklerin gelişimine ilişkin (Paul Bloom’un Just Baby kitabında özetlediği) deneysel çalışmalara baktığımızda, bebeklerin empatileri ilk yıl içinde kendini bir yakınının acısına ve sıkıntısına duyarlı olmaktan ibaret değildir. Bebekler hiç tanımadıkları bir yabancının acı çektiğini, zorda olduğunu gördüklerinde bu duruma ilgisiz kalamazlar, üzüntüyü derinden hissettiklerini gösteren işaretler verirler. Acı çektiren kişiye karşı ise kızgınlık ya da korku hissederler.

 

Eşitlik: Herkese ihtiyacı kadar mı? 

Çocukları örnek verirken idealize etmemeliyim; bir tercihten ziyade ahlaki biyolojik bir refleksten söz ediyorum. Bu refleks o sıradaki yalın haliyle bir anlamda ‘ilkel’ sayılabilir; zaman içinde aynı kalması, gelişmemesi ya da muhakeme aracılığıyla çevresel gereklere göre esnememesi ‘çocukça’ sayılan sonuçlar doğurur. 

Örneğin, küçük çocukların hakçalık anlayışı mutlak eşitlikle sınırlıdır; kardeşine kendisine verilenin aynısı verilmezse kendini yerlere atan 2 yaşındaki çocuğu düşünün. Kardeşinin o akşam hasta (bir başka deyişiyle ihtiyacı) olduğu için anne-babasının yanında yatmış olmasını mutlak eşitliğin bozulması olarak gören bir bebek/çocuk olunca şaşırmayız. Ancak aynı çocuk yetişkin yaşa ulaştığında en rahat park yerlerinin özürlü araçlarına ayrılmasına ‘ama bu haksızlık’ diye tepki gösterdiğinde, ya da ters yönden girdiği yolda ‘ben o kadar geldim artık, sen geri git’ diye kavga çıkartmayı kendinde hak gördüğünde iki ya da üç yaşındaki bir çocuğun ahlaki gelişim düzeyinin üzerine pek fazla bir şey eklememiş olabilir. Ya da zaman içinde kazanmış olduğu kültürel, sosyal ya da siyasi duruşla bu evrimsel ahlaki reflekse ‘ihtiyaçların eşit karşılanması’ ve ‘ihtiyaçların farklılığı’nı ekleyerek eşitliği bir bölüşme ve üleşme olarak hayatına geçirir, geçirmeye çalışır.

Empati duygusuyla harekete geçen şiddet ise, bu özelliklerin hepsini içeren bir ahlaki şiddet biçimidir. Bizim için değerli olana saldırıldığına inanıyorsak, hem haklı hisseder hem de düşünmeye bile gerek olmaksızın harekete geçeriz. Annenin bebeğine ilgi ve koruma göstermesinde rolü olan oksitosin (hani ‘aşk hormonu’ diye bahsedilen kimyasal) bu saldırganlığımızı, kendimizi ve kendimizden olanı koruma adına tetikler. Kimimizde daha az, kimimizde daha çok. 

Empati kökenli şiddette rolü olan oksitosin’in ve AVP’nin zihinsel esnekliğin kısıtlı olduğu takıntılı durumlarda (kendi bildiğinin dışına çıkmama gibi dışa kapalılık da bu tür bir durum sayılabilir) etkili olması, şiddet ve kendi bildiğinin dışına kapalılık (tutuculuk) arasındaki ilişkinin biyoloji düzeyindeki karşılığı mıdır, bunu söylemek için erken. Ancak, evrim süreci içinde gelişen bir çok mekanizma gibi empati, haksızlık/haklı hissetme gibi ahlak ile ilişkili duygu ve düşünceler de on binlerce yıl içinde aynı kalmışken, duygu ve düşüncelerin etkileştiği gündelik hayat bambaşka bir maddi çerçevede olduğunda, kendimizi haklı ya da saf ve temiz hissederek başkalarına büyük ve geri dönüşsüz zararlar verebiliyoruz. Ahlaki olduğunu sandığımız tepkilerimizin sonuçları orantısız oluyor. Hayali bir önermede bulunursam, belki de şiddete ahlaki gerekçeler bulmaktan toptan ve koşulsuz vazgeçersek, bu sarmal durabilir. O nedenle, ‘ama’sız şiddet karşıtlığı anlamlı bir adım olur.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız