Halayımıza kan sıçradı, yıkıl dünya!
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Memleketin dört bir yanı muharebe meydanına dönmüşken, Saray’ın ve AKP’nin kanlı savaşı bu topraklarda beraber özgürce yaşama ümitlerimizi dinamitlerken susacak ve boyun eğecek kadar onursuz değildik. 10 Ekim halkların kansız bir gelecek arzusunun beyanı, iktidardan hesap sorma günüydü. Uzun bir süre sonra ilk kez bu kadar çok, bu kadar kararlıydık. O bombalar işte tam da bu yüzden patladı.

7 Haziran öncesinde Diyarbakır mitingine, HDP binalarına saldırılar gerçekleştiğinde iktidarın ‘prova’ yaptığını görüyorduk. Savaş henüz başlamamıştı ama AKP’nin taşeron örgütleri çoktan sahada yerlerini almıştı. AKP’nin bu coğrafyada nüfuz sahibi olmak için oynadığı oyun, kendi gücünü ve kapasitesini aştığından Suriye’deki her kirli tezgâhı bu ülkenin halklarına çevrilen bir namluya dönüşmüştü. Bu dönemde hareket alanına sahip olan legal-illegal örgütler savaşın derinleşmesinde doğrudan rol oynadı. Suruç’taki katliam bunun parçasıydı. Yarım kalan o halayı gördüğümüzde durdurulması zor bir savaşa sürüklendiğimizi anladık. Sonrasında iktidarın başlatmaya çoktan karar verdiği savaş için tüm şartlar hızlıca oluşturuldu.

Savaşın ‘yasal’ çerçevesini ve araçlarını 2013’ten bu yana oluşturan AKP, ‘derin devleti’ de ininden çıkarmıştı. Haziran direnişleri akabinde iktidarın hangi hamleyi ne sebeple yaptığını kestiriyorduk. MİT düzenlemelerinden iç güvenlik yasasına, polisteki tasfiyelerden TSK ile ‘barışma’ hamlelerine kadar her adım diktatöryal bir rejimin inşasına yönelikti. Partiyle irtibatlı sokak çeteleri zaman zaman faşist gruplarla işbirliği yaparak muhaliflere korku salma peşindeyken meydanları bırakmayalım diyorduk. Parlamenter siyasetin AKP tarafından yapılan bu hazırlıklar karşısında yeteri kadar cevval olmadığını görerek toplumsal mücadelelerin birleştirilmesi için çalışıyorduk.

2015 yazı memleketin en uzun yazı oldu. Sokağa çıkma yasakları, ablukalar, PKK misillemeleri, özsavunma tartışmaları, otonom silahlı gençlik inisiyatifleri derken savaş hem şehir merkezlerinde hem de kırsalda yoğunlaştı. Elleri tetikte bekleyen iktidarın taşeron güçleri denetimsiz bir biçimde infazlara başladı. Keskin nişancılar bir yanda tekbir getirip slogan atarak dehşet saçan silahlı aktörler diğer yanda şehir merkezlerinden yaşamı kovuyordu adeta. Ölüsünü defnedemeyenlerin topraklarında yas yerini öfkeye bırakmıştı çoktan. PKK’nin misilleme eylemleri sonrasında AKP ve etrafı, savaş borazanları çalarken bizim kulağımız cenazelerde, feryat eden ailelerdeydi. “Kimin savaşı bu” diye yeri göğü inleten acılı aileler, “Sen yoksan vatan sağ olmasın” diyenler, barış adına umut bahşeden gözyaşlarının sahipleriydi. O yüzden azıcık vicdanı ve politik bilinci olan herkes durmak bilmeyen savaş makinesinin dişlerini sökmeyi arzuluyordu. Böylece Saray, oy devşirmek için planladığı ve denetimini kaybettiği cephede silahının geri teptiğini fark edip panikledi. İktidarın sahip olduğu tüm ideolojik araçlara, sansüre, güdümlü haberlere rağmen ülkenin neden kan gölüne döndüğünü bilenlerin sayısı artıyordu.

Teröre lanet mitingleri adı altında sermaye-iktidar-Saray üçgeninin ölümlere tepkiyi meydanlarda milliyetçi-militarist bir hatta manipüle etme çabalarına tanık olduk. Bayrak, linççi güruhların elinde yeniden silaha dönüşürken Nusaybin’de hastaneye gitmenin tek yolu beyaz bayrak taşımak oluvermişti. Organize suç lideri, Saray’ın hizmetinde miting düzenleyip tehditler savururken çoktan mafyalaşmış iktidar ellerini ovuşturuyordu. Bizlerse hem devlet terörüne hem de PKK saldırılarına karşı barış demeyi sürdürüyorduk.

Savaşa dur demek için kitlesel Barış mitingi yapma kararı bir cesaret göstergesiydi. Eylül başından bu yana süren çok yönlü bir çabanın ürünüydü 10 Ekim. Gökyüzüne kansız bakmanın, dayanışmanın, Gezi’nin gökkuşağının, Haziran direnişlerinin iradesiydi. Fırat’ın kenarında kuzunun hesabı bizden sorulur diyen iktidarın gözetiminde lime lime olduk. Daha kayıplarımızın sayısını bilmezken saldırının failini ve istikametini karartacak mekanizmalar devreye sokuldu. Barış isteyenler kendi kendilerini imha etmişti!

Barış dövizlerinin altında 10 Ekim’de 77 Taksim’i, Roboski, Madımak ve Suruç’ta halen yasını tuttuklarımız yatıyor. Pimi çekenler ise toplumsal muhalefetin meydanlarda bir araya gelmesinden korkanlar, Kürt illerini yakanlar, cihatçı çetelere ev sahipliği yapanlar. Biliyoruz ki Hacı Birlik’in ölü bedenine işkence edenleri himaye eden, bindirilmiş kıtalara gazete, parti binası, işyeri bastıran kötülük için yeryüzü nefret ve kandır. Biliyoruz ki bu saldırı tüm Türkiye’ye değil; sadece barış isteyenlere yönelmiştir! O yüzden AKP ile barışın gelmeyeceğini haykıran bizler saltanatsız, çetesiz, savaşsız bir gelecek için mücadele etmeyi sürdüreceğiz.