Halkların demokratik taşı
21.06.2015 17:08 BİRGÜN PAZAR

ONUR BEHRAMOĞLU - @onurbehramoglu

Neşet Ertaş’ın “düz göğüslü saz” hikâyesini anlatır Ercan Kesal, ‘Peri Gazozu’nda. Sazın göğsü bombeli olur, malum. Neden düz göğüslü istediğini açıklamaktadır üstad: “Sazların zamanla döşleri çöküyordu. Göğüs çökünce teller yukarda kalıyor, daha içli daha derinden bir ses geliyordu.” Bizim de göğsümüz öyle çöktü işte. Sesimiz öyle içli, kederli; Mustafa Suphi’den, Mahir’den, Metin Göktepe’den, Uğur Kaymaz’dan, Berkin’den… ezelden beri…

“Peki ama, Giles nasıl öldü?” diye sorar Proctor, eşi Elizabeth’e. “Ezdiler,” der Elizabeth. “Koca taşlar koymuşlar göğsünün üstüne, evet ya da hayır desin diye taş üstüne taş koymuşlar. Anlattıklarına göre yalnız şu sözler çıkmış ağzından: ‘Bir taş daha!’ Öyle demiş ve ölmüş.” Arthur Miller oyunu ‘Cadı Kazanı’nda böyledir ölüme diklenerek gidenin şiiri. Özgür düşünceye yaşama hakkı tanımayan bağnaz dindarların, inançları kullanarak yargıyı ve iktidarı ele geçirmelerinin ibret dolu öyküsüdür anlatılan. Bizim Kürdümüzü hatırlattı bana, bizim ibretlik öykümüzü. Herkesin bir Kürdü var, göğsünün üstüne koca taşlar koyduğu. Bir taş, bir taş daha. Günün birinde Che’nin çantasından çıkan şiirdeki taş olacakların göğsüne göğsüne: “Yaşamım işte böyle / bir taş, senin gibi; / senin gibi / ufacık bir taş; / senin gibi / hafif bir taş; / senin gibi / sürüklenen bir çakıltaşı / yollarda, / patikalarda; / senin gibi / zavallı bir çakıltaşı; / fırtınalı günlerde / senin gibi / yolun çamuruna / gömülen / ya da tekerlekler altında / kıvılcım saçan taş; / senin gibi / ne bir işyerinin / yapısına taş oldu / ne adliyeye / ne bir saraya / ne de bir kiliseye; / senin gibi / rasgele bir taş; / senin gibi / olsa olsa, yalnız / bir sapana konulup / atılacak taş belki, / ufacık, / hafif bir taş…”

Said’in Filistinlerle omuz omuza attığı taşı alıp kifayetsiz muhterislerin suratına fırlatır gibi oy kullandık 2015 genel seçimlerinde. Gerekiyordu, gereğini yaptık. Âkif’in ‘Safahat’ında geçer, “Çuvalı tozutma, siyasetle koy” demiştir çuval çuval yük indirenlerden biri; çuvalı tozutanlara, emaneti siyasetle taşıyıp yerine siyasetle bırakmayı bilmeyenlere attık taşımızı. Çocuğunun ölü gövdesini küçücük bir çuvala koyup karlı dağ yollarında sırtlanan baba adına! Çocuğunun ölü gövdesini yıllardır ve yıllardır arayan, bir ölü gövdenin bile çok görüldüğü ana adına!

“Taş” dedik, “Ey taş!... Göğsü döşü çökertilmişlerdensin, unutma! Kırmızı çizgilerini çocuklarının kanıyla çizmek zorunda bırakılmışlardır seni çağlar boyunca tutup fırlatan. 16 kilo olarak toprağa verilmiş bir çocuğun bilyesi sayarız seni, polis tarafından kafatası parçalanarak öldürülmüş olanın hırkasındaki düğme. Katır sırtında bombalanmış babanın kaçak çay, sigara, kaçak mazot taşırken ceket cebinde sakladığı topaç sayarız seni, oyuncaksız büyüyen çocuğun boynundaki muska.

Başka ne olursa olsun… aynı zamanda kaba sabalığın patlaması, bir kabalık okyanusu idi içinde boğulduğumuz. Oradan çıkmaktayız şimdi. Bize güveniyordu muktedirler, kendi mantığımızla kendimizi mahkûm etmemize güveniyorlardı, esaretimizden kurtuluş olmadığını kendi kendimize tekrar ede ede yenileceğimize… Bilinçaltımız kurtardı bizi, duygularımız, kalbimizde inatla direnen şiir. “Büyük insanlık” dememiz bundandı, “iyilik kazandı” dememiz bundan. Hani Arthur Miller’ın başka bir oyunununda söylenir, her insanın bir yıldızı olduğu. Dürüstlük yıldızı. Hayatı boyunca uzanıp tutmaya çalıştığı. Elinden bir kez kaçırdı mı artık parlamayan. İşte o yıldızı, yıldızımızı tuttuk. Tutup öptük. Öpüp başımıza koyduk. Emperyalizmin büyük oyunlarının kandırdığı naif bir şaşkınlık olarak değil, Pentagonlardan Ankaralardan Kandillerden devletlerden milletlerden şirketlerden hesaplardan hareketle değil, kapitalist düzenin sinsice yeniden tesisi tehlikesini görmediğimiz için değil; kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarda pek de umursanmayan kalbimizden diğer kalplere giden yolları damarlarımızda duyarak, isyan ile merhameti, başkaldırı ile vicdanı, büyük harflerle EYYY! ile küçücük harflerin ah!’ını buluşturarak. Aramıza ‘ve’ koyup ayrılarak değil, ‘ile’ yazıp birleşerek. Onur ile Zelal, Ayşe ile Baran olursak Leyla ile Mecnun’a yaraşırız umuduyla. “Dilana gel” derler güneydoğuda, kutlamaya değer bir şeyler olmuşsa; dilana gelelim, dilana gidelim diye.

“Diyarbakır cezaevi mezbaha no: 5” demiştim, “Bizi ayıran nehir / ürküyor kendi sesinden” demiştim bir zaman. “Orda bir köy uzakta o köy bizim köyümüz / Yakmasak da yıkmasak da tralalalala / Ne mutlu Türk’üm Kürt değilim diyene / Önce vatan sonra yükselen piyasalar” demiştim. Şimdi bir iyilik kıvılcımı parlar gibi oldu bende. Bir bayrak olacak kadar büyük bir iyilik değil, ama yazık edilmeyecek kadar beyaz ve temiz bir iyilik. Öyle beyaz öyle temiz, bizi tam da en güzel olduğumuz anda yerle yeksan etmek isteyenlere geçit vermedik ya, oh be! Şimdi adam boyunda mısırlar yetişecek bahçemizde; gül, fesleğen, ıtır.

Yağdırdığımız yağmurdandır diyeceğiz, açtırdığımız güneşten, attığımız taştandır.