Hanımlar beyler... Springsteen söylüyor: Bana palavra sıkma!
20.08.2017 11:44 BİRGÜN PAZAR
Trump sonrasında Amerika’dan yükselen sesler, aslında üstü örtülen gerçeği gün ışığına çıkarıyor. Öte yandan, buradan Amerikan medyasındaki her zamanki abartılı yorumlarla bezenen bir “içsavaş” hikayesi çıkmaz

EREN AYSAN

Amerika’nın Virginia eyaletinin Charlottesville kentinde, ‘Sağı Birleştirin!’ protestosu için sokaklara çıkan ırkçı gruplarla, bu gruplara karşı sokağa inen anti-faşist gruplar arasındaki çatışmayı âdeta bir film seyreder gibi izledik. Olayların ardından Virginia Valisi, bölgesel olağanüstü hal ilan etti. Bu açıklamanın hemen ardından özel bir araç sürücüsü ırkçılık karşıtlarının arasına aracıyla dalarak Heather Heyes’in ölümüne neden oldu. Bugün, bir yandan Heyes anısına törenler sürüyor, bir yandan da Trump’ın açıklamalarıyla yangına sürüklenen ülkede, protestolar devam ediyor. Trump, önce her iki tarafı suçladı. Konuşmasında ırkçılığa lanet okumadığı için eleştirildi. Üstüne bir de, Klu Klux Klan’ın eski lideri David Duke, Trump’a, ‘solcu teröristleri kınadığı’ için teşekkür edince ortalık daha da karıştı. Sonrasında Başkan gerekli sözleri söylese de üzerindeki haklı algıyı kıramadı. Peki ırkçılık gerçeği Amerika gerçeğinin neresinde?

Albert Camus’un, “Amerika Günlükleri”nde bir hikâye anlatılır: Meksika’daki bir Amerikalı kaza geçirdikten sonra kesik bacağını kristal bir kutu içinde yanında götürmek ister. Bacağın salgın hastalığa yol açacağı düşünüldüğü için kısıtlama konulan nesneler kategorisine girip girmeyeceği tartışması tamı tamına üç gün sürer. Amerikalı bacağından ayrılmaktansa Meksika’da kalacağını açıklayınca, ABD “onurlu” bir yurttaşını kaybetmemek aracılığıyla harekete geçer. Peki o yurttaş siyah olsaydı ne değişirdi? 19. yy Avrupa’sının burjuva düşünü gerçekleştirmek için her türlü reklama sığınmaya çalışıp “fırsatlar diyarı Amerika” olgusunun altını çizen bu “örnek ülke” bu defa başka bir alanda nasıl yalpalardı? Yıllar yıllar evvel kendimi, Arkansas Little Rock’ta bulana kadar, Elizabeth Duncel’in, “Her Kadın Bir Rus Şaire Aşık Olur” romanındaki, “Amerika kötü bir şaka, bebeğim” sözünü ciddiye almıyordum. Oysa parlak kağıtlarla süslenmiş hediye paketlerinin içinden çıkan tatsız şaka-oyuncaklardan bir farkı yoktu belki de yaşadığım günlerin. Dönüp arkama baktığımda kurgusal evren olarak Amerika’nın içine girmek bir sürü ayrıntının içinde girmekti. Düşsel gerçeklik ile hiper gerçeklik arasında bir sarkaç gibi salınmak düşüncesi bile bir yanılsamadan ibaretti. Dünyanın pek çok ülkesine ithal edilen “Cosby Ailesi”ndeki mutlu ve zengin Amerikalı ailenin yapısal eşitsizlikleri, tarihi acıları ve sistemleşmiş ırkçılığı hiçe sayıp, siyahların toplumda ilerleyememesinin(!) suçunu sadece eğitim eksikliğine yüklemesi de bu şahane “sunum”un birer sonucuydu. Halbuki siyah bir çocuğun neden üniversiteye gidecek konuma gelemediği, getirilmediği; hadi geldi diyelim, üniversite mezunu siyah bir gencin aynı konumdaki beyaz bir gençle aynı fırsat eşitliğine sahip olamadığı gerçeği Cosby dünyasında kendine yer bulamıyordu. Yirmili yaşlarımın henüz baharında servis şöforümüz Milton’a “Malcom X hakkında bana ne söylersin?” dediğimde sessiz kaldığı ânı dün gibi hatırlıyorum. Mark Twain, “Boston’da kişi ne kadar bilmektedir?, Philadelphia’da annesi babası kimlerdendir? diye sorarlar. New York’ta soru şudur: “Ne kadar eder?” diye yazar. Buna, Arkansas ve başka güney eyaletler eklendiğinde sorunun “Kaç zenci eder?” olacağından hâlâ şüphe duymuyorum. 1957 yılına kadar siyahlarla beyazların aynı sınıfta bile eğitim görmediği coğrafyada başlangıçta Milton’un ve onun arkadaşlarının derin suskunluğunu boğazımız düğümlenmeden sorgulamak önemli olan. Dahası bu ırkçı yasağı delmeye kalkan bir grup siyah öğrencinin okul kapısında bekleyen kalabalık tarafından linç edildiğini bilmek, bir önceki kuşağın çektiği acıları anlamamızı kolaylaştırmıyor. 1954 yılında Oklahoma’da üniversiteye kabul edilmek zorunda kalınan bir siyah öğrencinin sandalyesinin kapı açık bırakılarak sınıfın dışına konması ve bu eşitsizliğin günler sürmesi de tarih defterine yazıldı, ne yazık ki… 60’lı yılların ortalarına kadar kimi güney eyaletlerinde siyahlarla beyazların evlenemediğini de eklemek gerek. Zaten ırkçılığın emperyalizm soslu hali bir yüzyıl kadar önce Afrika ülkelerinde karşımıza çıkmış, ağır işkencelere maruz kalan siyahların dramını yaşayan yerlerdeki sıkıntılar yakın tarihe kadar sürmüştü. Kongo’da yeterli kauçuğu toplamadığı bahane edilerek öldürülenlerin sayısının on iki milyonu aştığı, sakat bırakılan insanların sayısının ise ülkenin yarısından fazla olduğu gerçeği sömürgeci anlayışın bir sonucu olarak yorumlanıp, “geçmiş günler...” sanrısıyla yaşanabilir pekala… Ama bu hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü ırkçılık gibi insanlığı tehdit eden virüs sömürgeciler tarafından icat edilmiştir. Kendi ırkından olmayan halkları sömürgeleştirmenin kolaylaştırıcı bir aracıdır ırkçılık… Peki sonrasında?

Tarık Ali, Amerikan yüzyılını özetlerken, “I. Dünya Savaşından itibaren Birleşik Devletler hem ölçü hem de nüfuz anlamında büyüdü ve egemen bir güç haline geldi. Soğuk Savaştan sonra ise ultra emperyalist, meydan okunamaz, askeri anlamda kafa tutulamayan, çok güçlü ve rakipsiz bir ülke haline geldi. İnsanlık tarihinde ilk kez bir impatorluk rakipsiz olmuştur. Romalılar zaman zaman kendilerinin böyle olduğunu düşünürlerdi, fakat Perslerin gücünden, hatta Çinlilerinkilerinden tümüyle bihaber oldukları için böyle düşünürlerdi. Hem kafalarındaki dünya Akdenizdi, bütün küre değil. Dolayısıyla bu ilk kez oldu. Bu da insanlarının rızasını aldığını varsayan bu imparatorluğun liderlerini son derece rahatlatmıştır,” diyordu. Sonsuz egemen gücünü sağlarken Roma’da olduğu gibi kendi içinde “kölelik sistemi”ni de farklı bir biçimde meşru kılmasının araçlarına bakmak lazım. Bugün özellikle beyazlarla siyahların ayrı okullara gidiyor olmalarının nedeni yasal değil, tamamen sınıfsal. Zenciler yoksul oldukları için devlet okullarında okuyup büyük bir çoğunluğu da ardından eğitimini yarım bırakmak zorunda kalıyor. Zaten siyahların yüzde seksene yakınının açlık sınırında yaşaması bugün, farklı bir kulvara geçen modern ırkçılığın temelini oluşturuyor.

Son birkaç aydır, özellikle Trump sonrasında Amerika’dan yükselen sesler, aslında üstü örtülen gerçeği gün ışığına çıkarıyor. Öte yandan, buradan Amerikan medyasındaki her zamanki abartılı yorumlarla bezenen bir “içsavaş” hikayesi çıkmaz. Ama yüzeyde bu sorun kendi varlığını sürdürür. Mesela bir bara, “yalnız beyazlar girebilir!” söylemi “kaçak” olarak kullanılmaya devam eder. Ama kuzeyde, Michigan’da bir gece külubu sahibi böyle bir yazı kapıya astığı için yalnızca bir kereliğine on bin lira para ödemeye mahkum edilir. Ya da Klu Klux Klan gizli bir biçimde etkinliğini devam ettirir. Mesela Arkansas’ın başkenti Little Rock’ta yılda siyahların gittiği otuza yakın kiliseyi yakar. Dahası üst düzeyde iş sahipleri beyazlarken, en berbat işler için para kazananlar siyahlardır. Bu durumda Trump karşıtları bağıra bağıra yalnızca, acı ama Bruce Springsteen’in, That’s What Makes Us Great ( Bizi Harika Kılan Şey Bu) şarkısını söyler: “ Bana yalan söyleme / Bunları gerçekmiş gibi satma / Bana palavra sıkma / Asla inancımı sunmadım / suçlu ve dolandırıcılara!”

Düşlerin Amerikasında çok değil birkaç haftaya kadar olaylar kapanır, ta ki yeni bir ölüm vakasıyla karşılaşana kadar! Ele güne karşı yaşananlar ise süpürülür. Bunun için siyah bir bakan filan bulunurdu ırkçılık karşıtı ülke mesajını vermek adına, açıklamayı yapması için. Sonra Obama bulundu. O da, teselli vermedi. Zaten Amerikan başkanlarının kameralara ve objektiflere gülüşü de zaten ne kadar mutlu bir ülkede yaşamalarının aldatmacasıdır. Herkes sırıtır gibi büyük bir gerilimle, “günaydın” yahut “merhaba” derken bir reklam kampanyasının içinde yer alıyor gibidir. Baudrillard’ın deyişiyle zaten “Amerikalıların kimlikleri yoktur ama hayran olunacak kadar güzel dişleri vardır!”

Trump’a gelince zaferi Amerikan gerçekliğinin en kaba halidir. Hoş, Sam Sheapard’a göre Amerikan rüyası zaten bozuk sebze salatası bile değildi. Önemli olan “aç sınıfın laneti”ydi. Bir gün ayılacak… Peki bize düşen ne? Bizim gibi ülkelerde yaşayıp uzaktan Amerika’ya bakanlar, Allen Ginsberg’in dizelerini daha güçlü yaşıyor: “Amerika, her şeyimi verdim sana/ şimdi bir hiçim!” Her zaman mutlak zafer… emperyalizmindir.