Hapistekilere özen gösterelim
NAZIM ALPMAN NAZIM ALPMAN

Türkiye kısa sayılmayacak bir süredir düşüncelerinden ötürü cezaevlerine doldurulan insanların yeryüzü cehennemi haline getirildi. Bizim ülkemizin yakın tarihi bu türden onlarca döneme tanıktır.

Mesela bu yazıyı yazdığım ofisin tam karşısındaki büyük bahçe içinde iki büyük apartman dikilmeden önce çok ünlü bir köşk vardı. Tarihi yapının ünü de, 12 Mart 1971’de başlayıp, 14 Ekim 1973 Seçimleriyle sonlanan askeri diktatörlük dönemindeki işlevinden geliyordu:

“Zihni Paşa İşkence Köşkü!”

Bu köşkte “ağırlanan” gazetecilerin, sanatçıların, akademisyenlerin ve subayların ortak paydası “solcu” olmalarıydı.

İşkence Köşkünün hamisi de dönemin İstanbul 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı orgeneral Faik Türün idi.

Bu utanç evinden geçerlerin başında Cumhuriyet gazetesinin başyazarı İlhan Selçuk bulunuyordu. MİT’in işkenceci sorgu ekibi tarafından baskı altında alınan ifadeler, mahkemelerde hiçbir işe yaramamıştı. (Demek ki o zamanlar hakimler varmış!)

İlhan Selçuk’un kendi eliyle yazdığı ifadeleri yıllar sonra 1980’lerin ikinci yarısında ortaya çıktı. Tercüman gazetesinin sahibesi Nazlı Ilıcak MİT’in arşivinde bulunan dosyayı elde etmişti! Elbette yayınladı. Tabii bunu İlhan Selçuk’u korumak için değil, yıpratmak adına yaptı.

İşkenceciler Selçuk’u başında ölüm tehdidiyle durarak kendi hazırladıkları metni İlhan Ağabeyin el yazısıyla kağıda geçirtiyorlardı.

Ilıcak bu el yazması ifadeleri yayınlayınca bambaşka bir şey oldu. İlhan Selçuk akrostiş kullanmıştı. Kelimelerin baş harflerini yan yana getirince şu metin ortaya çıkıyordu:

“B-A-S-K-I A-L-T-I-N-D-A-Y-I-M. İ-Ş-K-E-N-C-E G-Ö-R-Ü-Y-O-R-U-M.”

İlhan Ağabey o gün şöyle yazmıştı:

“Ben de yıllardır bu ifadeleri birisinin yayınlamasını bekliyordum. Yayınlasın ki, ben de o günkü durumu ispatlı biçimde ortaya koyayım.”

İlhan Selçuk 12 Mart’ta kendisine yapılanları 12 Eylül yıllarında ortaya koymuştu!

Baskı dönemleri geliyor, işlevini yerine getiriyor, sonra işleri bitiyor ve kahramanlarıyla birlikte tarihin çöp sepetine gidiyor.

Ben yıllar sonra Faik Türün’ü Ankara’da TBMM Açılış Resepsiyonunda görmüştüm. Doğrusu hayatta olduğunu bilmiyordum, onu öldü zannediyordum. Meğerse yaşıyormuş!

Kendimi tanıtıp, onunla sohbete başladım. Neden hiç ortalarda görünmediğini sorduğumda, bana aynen şunu söylemişti:

-Ben hapis hayatı yaşıyorum, hiçbir yere çıkamıyorum, devamlı surette evdeyim, çok nadiren iyi korunan toplantılara katılabiliyorum.

Faik Türün’ün anlı-şanlı yılları 1970’lerin başındaki üç yıldı. Bana “hapis hayatı yaşıyorum” dediğinde ise takvimler 1998-99’u gösteriyordu.

Şimdi de ağır bir baskı döneminden geçiliyor.

Siyasi parti liderleri, belediye başkanları, milletvekilleri, gazeteciler, akademisyenler hapishanelerde tutuluyor. Haklarında iddianame bile hazırlanamamış olanlar var. Ama yine de içinde tutuluyorlar.

Kendilerini savunacakları tek yer, duruşma salonları. Fakat duruşma tarihleri bile birer “lütuf” olarak görülüyor ve verilmiyor.

Bu çaresizlik durumu sadece hapiste olanları değil, ülkenin bütününü aşağılara doğru çekiyor.

Ülke itibarsızlaştırılıyor!

Bu duruma “katkı” yapmamak lazım… Mağdurları daha da mağdur etmesinin yanında katkı yapanları da dipsiz kuyulara sürüklüyor. Yarın öbür gün bu çılgınlım hali bitip de normal döneme girildiğinde, şimdinin iftiracıları, kendilerini Faik Türün’ün yanında bulabilirler. Utançlarından ortalara çıkamayabilirler.

Hapishanelerde ağırlaştırılmış tutukluluk halleri yaşayanlara karşı özenli bir dile ihtiyacımız var.