Hatırladıklarım…
ERCAN KESAL ERCAN KESAL

Raku

Yıl 1964 ya da 65 olmalı. Kieslowski Lodz Sinema Okulu’nun giriş sınavlarına ikinci kez girer ve yine kazanamaz. Sınavdan yenik bir halde çıktığında merdivenlerde bekleyen annesini görür. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, sırılsıklam bir kadın. Yanına giderek sonucu söyler. Annesi çok üzülür. Kieslowski’nin aklında kalan soru ise daha tuhaf: ‘’Annem o gün ağlıyor muydu, yoksa yağmurdan mıydı?’’

‘’Sanırım bir çok şeyi hatırlıyoruz da bunun farkında değiliz. Hatıraların altını inatla ve ısrarla kazımak, büyük bir duyarlılıkla kazımak, kaybolmuş resimleri ve olayları geri getiriyor’’ der, Kieslowski.

Gazozhanemiz, buğday pazarının tam karşısına sıralanmış dükkanların en başındaydı. Yolun hemen karşısında ise bizim ‘’küllük’’ dediğimiz çanakçı fırınlarının olduğu yer vardı. Hemen ötede Ortaokul binası. Bu yüzden okulu hep gazozhane ve küllükle birlikte hatırlarım. Sabah dükkana uğrayarak kirli şişeleri yıkar, zille birlikte ceketimin ucundan süzülen sularla bayrak törenine yetişirdim. Öğleyin biraz daha hevesle gelirdim gazozhaneye, abim belki etli ekmek ya da güveç yaptırmıştır! Akşamı iple çekmemin nedeni ise sökülmüş fırınlardan geriye kalan ve hala çok sıcak olan küllerin arasına gömdüğümüz patateslerin lezzetiydi.

Bir akşam yine közden çıkacak patatesleri beklerken yan tarafta fırını henüz sökmeye başlayan Mustafa Usta’yı seyretmeye başladım.

Mustafa Usta kocaman iki küreğe benzeyen ellerini, çoktan sönmesine rağmen hâlâ yanına yaklaşılamayan kap fırınının ’’cehennemliğine’’ sokarak, deliğin hemen ağzındaki testiyi çekip dışarı çıkardı. Fırının alt bölümündeki ’’yakacak yeri’’ ile üst bölümündeki ‘’kayacak yeri’’ arasındaki ızgaranın deliğine denk gelen testilerden biriydi bu. Eğri büğrü, kulpu kopmak üzereyken tekrar gövdesine yapışmış gibi duran, griye çalan rengiyle diğerlerinden hemen ayırdedilen bir testi. Mustafa Usta, kaldırıp bir kenara atacağını zannettiğim testinin küllerini üfleyerek, şefkatlice sıvazladı ve yan tarafına koydu.

Dikkatle izlediğimi fark etmiş olmalı ki yavaş yavaş ve çelebi bir gülümseyişle konuştu sonra:

‘’Ak testiler pazara, gök testiler de eve yeğenim. Eğri büğrü olduğuna aldanma, bu testi soğuk su testisidir. İyi saklar suyunu, öyle kolayca da kırılmaz!’’

Fırından hepsi bir örnek ve beyaza çalan renkleriyle çıkartılan testi ve çömlekler pazara, biraz önceki gibi, rengi griye çalan, eğik büğük ve yüksek hararete denk geldği için erimeye yüz tutmuş, tam da o anda kendini kurtarmış testiler de eve gidecekti.

Avanoslu çanak ustaları Hititlerden bu yana japonların adına ‘’Raku’’ dedikleri geleneksel sanatı icra ediyorlardı bilmeden. ‘’İşlenmeden bırakılmış malzemelerden, pürüzlü dokulardan, imalat hatalarından, bozuk ya da asimetrik biçimlerden ortaya çıkan sanatı; kusurlu olanın sanatını’’ yani.

Kaybolmak

Lütfi Akad, ‘’Işıkla Karanlık Arasında’’ isimli kitabının bir yerinde hayatının en büyük dersini nasıl aldığını anlatır. Yıl 1946. Şakir Sırmalı ‘’Domaniç Yolcusu’’ isimli filmini çekecek. Lütfi Akad’ın görevi bir çeşit uygulayıcı yapımcılık. Adapazarı’na gitmeden önce bazı siparişler vermek üzere birileriyle buluşacak. Randevu öncesi kötü gözüken ayakkabılarını boyatmak ister. Taksim Sahnesi’nin önüne sıralanmış boyacılarından birine gider ve sandığına ayakkabısını koyarak: ‘’Çabuk!’’ der, ‘’Acelem var, şişir gitsin!’’

Boyacı eliyle arkadaki boyacıyı işaret eder:

“Arkadaki arkadaşa geç beyim.’’’

’’Neden, ne oldu ki?’’

‘’Ben ayakkabı boyarım beyim, bu benim işim. Şişirme istiyorsan arkaya geç!’’

Lütfi Akad, ‘’Hayatımın dersini alıyordum o anda’’ der ve ayağını çekmeden:

‘’Buyur, bildiğin gibi boya, hakkını ver’’ der…

Mecburi hizmette bir kış günü. Sıtma savaş memuru Recep’e göre yıllardır kasabada böyle bir kış olmamış. Hastaları bitirdim, lojmana gittim. Sobayı tutuşturdum önce, sonra bir demlik çay. Alt katta oturan hemşirem yaprak sarma göndermiş, yemek yapmama da gerek kalmadı. Pencerenin önüne yerleştirdiğim formika masama, ayaklarımı sobaya doğru uzatarak oturdum. Dışarda nefes almamacasına yağan tipiye bakarken, kucağımda şiir kitabıyla uyuyakalmışım. Kapı çalınıyor. Geceyarısı olmuş. İhtimal oldukça sıkıntılı bir hasta. Uyandırılma saati geciktikçe vakanın ağırlığı artar çünkü. Kalktım, açtım kapıyı. Uzun boylu, ağzı burnu atkıyla sarılmış bir adam. Yanında biri daha. Acil hastaları varmış, Kasabaya yakın ama biraz sapa bir dağ köyüne gideceğiz. Kalktık yola koyulduk. Önce traktörle, sonra da yayan. Bu arada tipi de hızını iyice artırmıştı. Önümden yürüyen adamlar kendi aralarında hararetlice tartışmaya başladılar. Bir şey sormadan adamları izliyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Giderek korkmaya da başlamıştım. Bir süre sonra kaybolduğumuz anlaşıldı. Kestirmeden varalım derken asıl gideceğimiz köy yolunu kaybetmişiz. Bu arada soğukkanlılığımı yitirmiş, sürekli lojmana dönmek istediğimi tekrarlıyordum. Hastayı falan unutmuştum. Hatta umurumda bile değildi. Bir ara, hasta yakınının yanında duran ve o zamana kadar hiç sesi çıkmayan kısa boylu adam durdu ve gülüyor mu kızıyor mu anlamadığım bir hışırtıyla konuştu:

‘’Bi şey olmaz kaybolmayla doktor bey. Telaş etme. Kaybolmadan doğru yolu bulamazsın zaten. Önce kaybolacaksın ki sonra doğru yolu bulasın!’’

Bozkırın ortasındaki kar fırtınasında, Lütfi Akad gibi ben de hayatımın dersini alıyordum, kaçırmamalıydım bu fırsatı.

Doğru söylüyordu adam, ‘’kaybolmak hiç bir zaman başarısızlık değildi. Geri çekilmek, beklenilmeyen bir yere gitmek, kendini bulmak için bir fırsattı’’ hatta.

Kintsugi

Şu “kırık saz’’ hikayesini bilirsiniz. Ünlü bir saz ustası varmış ve onun yaptığı enstrümanın sesi benzersizmiş. Ona saz ısmarlayan genç icracı, söz verilen günde giderek ustanın karşısına oturmuş ve sazını beklemeye başlamış. Yaşlı adam elindeki bitmiş sazı sapından tutarak havaya kaldırmış ve birkaç saniye sonra da yere bırakmış. Ardından, dağılan sazı sakince toplayıp, yeniden tamir ederek delikanlıya teslim etmiş: “Şimdi çalabilirsin artık!”

Sazın sesi eskisinden daha güzel çıkıyormuş.

Hikâye, japonların ‘’Kintsugi’’ dedikleri bir geleneği hatırlatıyor.

Kintsugi, bozulan bir şeyin yeniden tamir edilmesi, lakin bunu yaparken kusurları gizleyerek “eskisinden daha iyi” ya da “yeni gibi” bir hale getirilmesi değil, tam tersine bu izlerin olabildiğince ortaya çıkarılması.

Bu geleneğin altında yatan felsefeye göre, ‘’bir eşya ya da insan hasara uğramış ve acı çekmiş ise bundan ders almıştır ve bu konuda bir hatıraya’’ sahiptir. Bu yüzden daha önceki halinden çok daha iyi ve değerlidir.

‘’Bir şey sona erdiği zaman yeni bir şeyin başladığını düşünmemiz gerekir’’ diyen Borges’e kulak vermeliyiz. ‘’Yitirdiğimiz şeyi çok iyi bildiğimiz ama onun yerine ne koyacağımızı bilemediğimiz için, mutsuzuz.’’ Lakin, ‘’dayanmayı, düş kırıklığı karşısında bırakmamayı, başarısızlığı kabul etmeyi, yorgunluğa direnmeyi’’ de bilmeliyiz. Başarısızlıklar olmadan hiç bir şey öğrenilmiyor çünkü.

Tarihten biliyoruz: ‘’Odysseus kaybolduğunda eşine olan aşkının farkına varmıştı, Kristof Kolomb kaybolduğunda Amerika’yı keşfetmişti. Bazı yolculuklarda, yolcular yollarını kaybettikleri zaman kürekleri gemiye alırlarmış, artık hiç bir yere gitmedikleri zaman muhteşem adalara ulaşırlarmış böylece.’’

BirgünPazar 500. sayıya ulaşmış. Ne güzel!

Kasabamın testilerini hatırlattı bana. Biz de öyleyiz. Ocağın hararetli yerinde düşsek de, yanmadan çıktık; kolayca kırılmayız ve kardeşlerimizin hatıralarını da iyi saklarız.

Alıntılar:

*Labirentin Tarihi, J. Attali

*Modern Dünyanın Sorunları Karşısında Ant., C.Levi-Strauss

*Işıla Karanlık Arasında, Ö.L. Akad