Hava, su, kadın!
NAZIM ALPMAN NAZIM ALPMAN

Uzay araştırmaları yapan bilim insanları eriştikleri gezegenlerde hayat var mı, yok mu diye ilk önce tek bir şeye odaklanıyorlar:

-Gezegende su var mı?

Eğer su varsa o zaman bu gezegende yaşam olabilir.

Toplumsal yaşam içinse şaşmaz bir ölçü mevcut:

-Kadın varsa hayat vardır!

Kadınların olmadığı bir dünya tahayyül etmek için hiç zorlanmaya gerek yok. Erkek kahvelerine bir göz atın yeter!.. Saf erkeklerden oluşan askeri birlikler de fikir verebilir. Daha anlamlısı ise kadınları hayatın dışına iten rejimlerle idare edilen ülkelerde birkaç gün geçirmek, insanlığın nasıl bir cehennemin içinde yuvarlanmış olduğunu görebilirsiniz.

Bizim ülkemiz de bu açıdan tarihin akışına karşı dirençli bir eylemlilik içinde bulunuyor. Siyasi iktidar kadınların toplumdan soyutlamak için akla hayale gelmez projeleri birer ikişer uyguluyorlar.

Özellikle ekonomik bağımlılık cenderesi içinde sıkıştırılmış alt gelir gruplarındaki kadınların istismarı daha kolay olabiliyor.

Çocuk doğur, evinde otur, biz senin kocana iş ve para veririz!

Neyse ki bu gerici atak, karşısında öncelikle kadınlar var.

1980’den itibaren bağımsızlık ilan kadın hareketleri her şeyin ve herkesin önünde direniş bayraklarını yükseltiyorlar.

Özellikle 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle yıllardır büyük bilinç patlaması yaşattılar, yaşatıyorlar.

En ücra köşelerdeki kadınlar bile 8 Mart’ta kendileri için bir şeyler olduğunu görüp, öğreniyorlar.

Birey olarak kadın kimliğiyle öne çıkan kadınlara karşı düşmanlıklarını gizleyemeyenler bile, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” için toplantılar düzenlemek zorunda kalıyorlar.

Eski model gericilik, 8 Mart’ın sadece komünist ülkelerde kutlanan bir bayram olduğunu söyleyip, ceza kanunlarıyla gelirlerdi kadınların üzerine… Şimdi o duvarlar yıkıldığı için, farklı yol izliyorlar.

Kadınlar “anadır” diyorlar!

Sonra da “hamile kadınları sokağa çıkmaları caiz değildir” diye gerçek yüzlerini deşifre ediyorlar. Artık akıllarına ne geliyorsa?..

Liderini dinlerken duygulanıp ağlayan bir başkası ise gülen kadınları “iffetsizlikle” suçluyor.

Bunların hiç biri Türkiye’de kadınları elde ettikleri konumlardan geriye götüremeyecek. Halkların Demokrasi Partisi (HDP) gibi bir partinin Eş Genel Başkanı kadındır. Figen Yüksekdağ’dan önce o makamda Gülten Kışanak vardı. Şimdi ikisi de cezaevindeler. Ama kadınların toplumda diktikleri onurlu mücadele bayrağını en yükseklerde dalgalandırmaya devam ediyorlar. Pek çok genç kadın onları örnek alıyor. Tıpkı Kışanak ve Yüksekdağ’ın yıllar önce Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) 1970’lerdeki Genel Başkanı Behice Boran’ı örnek aldıkları gibi…

Kadınlar bugün Türkiye’de direnen en değerli toplum hareketini oluşturuyorlar. Onların önünde hiçbir gücün duramayacağını her alanda isyan ederek gösteriyorlar.

Bir şeyi daha gözlere sokuyorlar. Toplumdaki hayatın varlık ölçüsü değişmezdir:

-Hava, su, kadın!

***

Reisin filmi marifet değil

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatını anlatan “Reis” filmi vizyona girdi. Erdoğan Türkiye’de sağın en popüler lideri olacağını yıllar önce rahmetliErol Olçak bu satırların yazarına şu sözlerle ifade etmişti:

-Tayyip Bey, Adnan Menderes’ten bu yana gelen en iyi siyasi markadır!

Olçak bunu 2002 Genel Seçimlerinin hemen sonrasında söylemişti. Aradan 15 yıl geçti. Tayyip Erdoğan, Adnan Menderes’i geçti. Menderes Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesiyle devrilmişti. Canından da oldu. Çok haksız biçimde yargılandı ve idama mahkum edildi. Oysa siyasi faaliyetleri için hiç kimse idam edilmemesi gerekiyordu. Çağdaş dünyada ölçü bu idi…

Tayyip Erdoğan ise Cumhuriyet tarihinin son askeri darbesini tersine bir darbe haline getirip, bütün muhaliflerini aynı sepete koyarak üzerlerinden silindirle geçti.

Onun için demokrasinin sağladığı olanaklardan istifade ederek geldi, demokrasiyi “istismar” etti falan diyorlar.

Doğru değil!

Yaptıklarına “istismar” denilemez.

Siyasetin yağmalanması yanında istismar çok hafif kalır!..

Zamanlama itibarıyla onun hayatını anlatan film eksik kalma zafiyetini taşıyor. İnsan hayatı ömürle sınırlıdır. Ömür de doğum ile ölüm tarihleri arasında geçen zamana deniliyor.

Bu bakımdan sahici bir film için zaman erken…

15 yıldır siyaset sahnesinin 1 numaralı ismi Erdoğan’dır. Demokrasilerde siyasetçilerin taklitleri yapılır. Türkiye’de yapılabiliyordu. Hatta Cihat Hazardağlı, cumhurbaşkanı Turgut Özal, başbakan Süleyman Demirel, en büyük rakibi Bülent Ecevit dahil bütün liderlerin kuklalarını yapmıştı. 32. Gün’de M.Ali Birandözel bir bölüm açarak izlettirirdi.

Günümüzde böyle bir şey mümkün mü?

Demokrasilerde liderler bakımından katlanabildiği mizahi eleştiriler, taklitler, parodiler hoşgörü ölçüsüdür.

Bu bakımdan sinemaya yansıyan övgü buketlerine bir şey denilemez ama;

-Reis filmi çekmek marifet değildir!