Havana Bienali
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Havana’da hava çok sıcak, nemli, boğucu.  İskeleye doğru gidiyorum. Bu iskele, deniz kıyısında değil. Fiziksel olarak değil, düşünsel/estetik bağlamda serinlemek için.
           
BİRGÜN GAZETESİ HAVANA BİENALİ'NDE
Havana’ya  deniz getirmeye gerek yok. Zaten kentin her yanı deniz. Ama eski Havana’nın merkez bölgelerinden biri olan Capitolia’da, olağanüstü güzellikteki tiyatro binasının üst katına Kübalı sanatçı Kcho gerçek bir iskeleyi getirip koymuş. Gerçekliğini nereden anlıyoruz? Elbette görüntüden;  ahşap iskelenin önüne yerleştirilen üç videodan birinde deniz görüntüsü. Bir diğerinde, denizdeki aynı yüzer iskele ve üstünde çığlık çığlığa denize atlayan, çocuklar. Üçüncü videoda, iskelenin yapım aşaması görüntüleri. Sergilenen video kurulduğu deniz kıyısından alınıp getirilmiş. Yüzmesi için alt kısımlara yerleştirilen variller ve yine alt kısımlarda denizin izleri.


İnsanlar seyretmekle kalmıyor, üstüne oturuyor, yürüyor, yatıp uzanıyor… İzleyicilerin bu davranışı bienalin kavramsal açılımı ile yüzde yüz uyuşma halinde; Sanat Pratikleri ve Sosyal İmgeler!

Bir yıl önce Küba’ya “turist” olarak gitmiştim. Bu yıl hem 1 Mayıs’ta Küba’da olmak, hem de batı/ ana akım medyadan, tek merkezden gelen Küba ile ilgili bilgi akışına alternatif bir arayış için yola koyulmuştum.

29 Nisan’da yola çıktığımda, aklımda öncelikle 1 Mayıs vardı. Arkasından tüm Küba’yı kapsayan hızlı bir tur içinde rastladığım insanlarla konuşmak. Sonrasında da devlet görevlileriyle görüşmelerde bulunmak…

Bu planlar içinde Havana Bienali’nin açılışını görmek yoktu! Küba’ya Birgün adına gittim. Bu nedenle  “Birgün Havana Bienalinde”  başlığını rahatça kullanabilirim. Üstelik, Türkiye’den giden diğer “tek” gazeteciyi de anlatarak. Bir yetkili Türkiye’den bir kadın gazetecinin geldiğini söyledi ama adını anımsayamadı.

Bienali bu denli önemseme, entelektüel bir elitlikten değil. Kendime ait bir soluklanma odası/adası bulmanın kinik keyfi hiç değil.  İstanbul’da az çok bir bienal görmüşlüğümüz, görgümüz var. Havana kenti İstanbul’dan çok farklı elbette. Zaten kent tüm dokusuyla “açık/sürekli” bir bienal havasına sahip!

HAVANA'DA UMUT VAR
Bienal, seçilen temaya yaraşır bir biçimde gerçekleşiyor ve seçkinlere özgü bir “resim” vermiyor. Öte yandan, seçkin sanatçıların çok başarılı işleriyle bienal, Havanalıların, Kübalıların bienali! Sergilenen başarılı işlerin çevresinde oluşan iletişim ve etkileşim nedeniyle keyifli bir resim ortaya çıkıyor. Hayata dair umudumuz artıyor: Bienal halkın içinde, halk da bienalin içinde.

11 Mayıs’ta yapılan resmi açılış gününün akşamı, ana yapılardan “Gran Teatro de la Habana” binası çok kalabalık. Kucağında çocukları ile sergilenen işleri izliyor insanlar. Kendilerini oluşumun dışında tutarak değil, bakan ve gören gözlerle. Ortalıkta çocuklar dolaşıyor ve izliyorlar.

Havanalı bir yetkiliye “Sergilere halktan da gelen olursa, onlarla görüşme yapabilir miyim?” diye sormuştum önceden. Soruya şaşırmıştı. Bu, Havana’da sorulan şaşkaloz bir İstanbul sorusuydu!

Devasa salondaki tek iş iskele değil elbet. Çoğunluğu Karayip ve Latin Amerika’dan olan, daha pek çok sanatçının işleri de aynı ilgiyi görüyor. Sanat yapıtlarının bu denli cıvıl cıvıl paylaşımından ben Küba sosyalizmi adına umut devşiriyorum. Öyle ki, doğudan batıya tüm ülkede sekiz günde aşılan 2600 kilometrelik yolun izleri ikinci planda kalıyor. Ayrıca, kimi olumsuz izlenimlerin can sıkıcılığı da uçup gidiyor.

Haftanın dizesi; “Dudakları soluk bir adam karanlıkta üryan” (Döndü Açıkgöz, Berfin Bahar, Şubat 2012)