‘Havuz iyi de çevresi kötü’
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Ahmet Hakan dünkü Hürriyet’te adeta müjde verir gibi dizmiş satırları. Tıpkı bir zamanların “AKP’li değilim ama” diye başlayıp kralından AKP övgüsü düzen liberalleri gibi. Ha neymiş efendim, AKP’nin içinde tetikçi gazetecilere dair büyük bir rahatsızlık varmış. Camia artık onları taşıyamaz hale gelmiş. Okuyan da “Havuz Medya”nın ve iktidar ehlinin medyaya müdahale edemediği tek noktanın birkaç tetikçi olduğunu zannedecek. Yani o kötü kalpli tetikçiler, o çirkin atlara binip gitseler havuzumuz pirüpak bir yer haline gelecekmiş gibi bir hava. ‘Bir erdemliler hareketi’ içinde kalmış birkaç kötü kalpli insan gibi bir tasvir. Ahmet Hakan seçim ertesinde yazdığı “Başkanlık” yazısında da böyle garip bir iyimserliğe kapılmış da arkasından “abarttık galiba” gibisinden bir özeleştiri pozisyonuna geçmişti. O sebeple asıl bu çıkışlara iyimserlik diye bakmak bir iyimserlik oldu galiba. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda bu işin birkaç “tetikçi” işi olmadığını en naif cümlerle ve madde madde tekrarlamak istiyorum:

1-“Tetikçi” tanımı bile içinde bir soru barındırıyor. Bu insanlar tetikçiyse kimin adına tetik çekiyor? Yani o yazılar kimin tetiğe basmasıyla yazılıyor, kim bu insanları kukla gibi oynatıyor? Bunu söyleyemiyorsanız, diliniz varmıyorsa ya da hapisten, davadan, şundan bundan korkuyorsanız, “tetikçi” deyip ortada bırakmaya hakkınız yok bence.

2-“Havuz Medya” dediğimiz yapının kuruluş yani havuz haline geliş hikâyesi zaten yeterince “tetikçilik” barındırırken, oradan birkaç kişiyi “tetikçi” diye ayırmak biraz haksızlık değil mi? Bu havuzun nasıl oluştuğunu unuttuk mu?

3-Bugünlerde gazetelerin manşetlerindeki savaş çığırtkanlıklarına bakınca bu işin öyle birkaç tetikçiyle bitmediği görülebilir. Neredeyse gazete çıkarmayı bırakıp bizzat savaşa gidecekler yahu. “O hava üssünü yerle bir ederiz”, “Rusya bedelini ağır öder”, “Azez’e yaklaşma dünyanı dar ederim”, “Geri adım yok” bugünlerde atılan manşetlerden bazıları. Tırnak filan da yok yani, öyle birinci çoğul öznesiyle dümdüz. Sormak lazım, peki bu manşetleri atanlar hangi sınıfa giriyor. Hani kimileri tetikçi, kimileri onlardan rahatsız ya güya, o bakımdan soruyorum.

4-Memleket dolu dizgin savaşa yürürken, muhalefet kanadından “bombalamayı doğru buluyorum” diyen birini bulup tam zamanlamayla konuk almak “necilik”le tanımlanır. Bunun üzerine hiç düşündünüz mü? Ben bir şeycilik demiyorum ama –cilik kafasıyla düşünen birinin bulacağı cevap benzer yerlere çıkar.

Türkiye’nin geldiği bu kutuplaşma ortamında (maksatlı yaratılan) AKP’nin ilk yıllarına özgü “iyimserlik” havasını yeniden yaşatmak için o yıllardan sonrasını hiç yaşamamış olmak gerek. Ancak görüyoruz ki bir şekilde köşeye sıkıştırılan Doğan Medya Grubu, dengeyi buradan kurmaya çalışıyor. İşte Ahmet Hakan’ın “birkaç tetikçiye haddini bildirecek tertemiz AKP’liler var yaklaşımı” da tam buraya düşüyor. Bu birkaç isim haricinde havuzun “meşruiyeti”ni de sağlayacak bir detay. Ortada o kadar korkunç bir gazetecilik pratiği var ki, bunu “bazı tetikçiler ve onlardan rahatsız iyi kalpli abiler” üzerinden okumak, bir temize çekme çabasından başka bir şey değil. Buna dikkat kesilmek gerek.

***

Adam Gülen’e benziyor, peki gazete neye?

Sabah gazetesi internet sitesinde döktürmüş, “Yavuz Temur isimli Twitter kullanıcısının paylaştığı fotoğrafta Gülen’e benzeyen adamın ayakta yolculuk yaptığı görüldü. Sosyal medyada alay konusu olan Gülen’e benzeyen yolcuya kimsenin yer vermemesi de Twitter’da günün konusu oldu.” Bu haberden anlaşılacağı üzere, gazeteye benzemeyen gazeteden de güzel huni yapılır gibi geliyor bana. Kafaya takmalık.

***

Haşmet Bey ve tartışma adabı

Haza İstanbul Beyefendisi Haşmet Babaoğlu “tartışma adabı” üzerine ders verici bir yazı yazmış. 2006 yılından bir haberle yan yana okuyalım. Hani Babaoğlu’nun Mansur Forutan’ı sıkıştırdığı kafe basmalı, küfürleşmeli filan tartışma. Şöyle açıklamıştı Babaoğlu: “Ben oraya Mansur’u hedef alarak gittim. Daha önce zaten ikaz etmiştim yazısından dolayı. Kavga hoş değil ama, bunların yaptıkları bir fikir tartışması olmadığı için, onlara yazıyla cevap vermiyorum.” İşte adap budur: Önce ikâz, sonra mekân ziyareti.