Hayat namussuzdur
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Size kalsa hayat da namussuzdur. Yeryüzünün namusu sizden sorulur. Namus geometridir, geometriyi iyi bilirsiniz. Çünkü eril özneler olarak, yeryüzünü parsel parsel bölüp paylaşan ve parçaları mülk edinen sizlersiniz

Hayatı resmetmeye, çerçevelerin içinde temsillerini yaratmaya çalışıyoruz. Fakat yağlı boyayı tuvale sürer sürmez hızla manzara değişiyor ve hayat kaçıveriyor elimizden. Yine de resmettiğimizin hayat olduğunda ısrar edebiliyoruz. Reprodüksiyonlarını üretiyor, üzerlerinde oynayarak çeşitlendiriyor ve sonra da hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çabalıyoruz. Bir kere “fırça ve yağ çok yavaş araçlardır”; nesne durmadan kaçar ve “kaçan nesneyle boy ölçüşebilecek olan, usta bir elin kullandığı kalemdir, guvaştır, kömürkalemdir, suluboyadır.” 18. yüzyılda ressamlar hantal araçlarını terk edip hayatın nesnelerini yakalamak için ellerini hafifletmişlerdi ve yakaladıkları, Diderot’nun dediği gibi “tek bir an”dır: “Ressamın tek bir anı vardır ve nasıl iki hareketi birden yapamıyorsa iki anı da birlikte kapsayamaz” (Starobinski, Özgürlüğün İcadı, Metis). Hayat, her biri biricik olan anlardan oluşuyor.

Bugün hayat o kadar hızlandı ki sinir hücreleri arasındaki elektrik akımının hızına ulaşacak araçlara gerek duyuyoruz. Belki de hayat artık yakalanmayacak, yakalandığında hayat olmaktan çıkacak bir hıza ulaşmıştır. “Yakaladım” dediğiniz de onu yitirdiğinizi bilmeniz gerekiyor. Özne, bakışıyla mekânı örgütleyen ve karşısında duran her şeyi nesneleştiren bir kuruluş. Ama artık nesne yerinde durmuyor, hızlanmıştır. Öznenin, mekânını ve kendini örgütleyemediği bir hıza ulaşmış bir hayat, özneleşmeye de izin vermiyor. Durmadan dağılıyoruz ve tekrar toparlandığımızda hayat çoktan başka bir yöne evrilmiş olabilir. Her dağılıp yeniden toparlandığımızda hâlâ kendimizi aynı varlık olarak varsaymamız da tuhaf. Sürekli biçim değiştiren bir hayatı nasıl anlamlandıracağını, nasıl örgütleyeceğini ve kendini nasıl inşa edeceğini bilemeyen bir özne var bugün, daha doğrusu özneliğini yitirmiş biri. Kaçıp giden hayatın arkasından yalvarmaktan başka çaresi olmayan biri.

“Gitme kal ne olursun?” Tatil beldesindeki kafenin hoparlöründen kederli yakarmalar yayılıyor. Hayat dinler mi sizi? Gitmiştir. Siz de terk eden sevgilinin hayaliyle baş başa kalmışsınızdır. Ve madem hayat kaçıp gidiyor ve başkalaşıyor, o halde biz de hayatın eşkâlini çizer ve duvarımıza asarız. Ve sonra da eşkâline bakarak bütün ömrümüzü hayatı aramakla geçiririz. Ama hayat anlardan oluşur ve tek bir anı ararken hayat da ıskalanmış olur. ‘Nostos’ ve ‘algos’; nostalji, yani yurt acısı; yurdunu yitirmenin sancısı. Toplumsal tarihimiz, hayatın tek bir anının eşkalini çizip, ömrünü bu hayali yurdu arayarak geçirenlerle dolu. Hayat bizi hiçbir zaman terk etmiyor, siz hayatı terk ediyorsunuz. Hayat durmadan biçim değiştiren ve her biçimiyle bizi şaşırtan ve durmadan kendini yenileyendir. Hayatı seveceksek “ya benimsin ya toprağın” düsturu bir işe yaramaz. Sonunda hayatı yaşayamadan toprağa giren siz olursunuz, hayat yoluna devam eder. Ve hayat sizi milyarlarca canlıyla aldatmıştır.

Hayata bile sahip olunacak bir beden gibi yaklaşıyoruz. Ama hayat da bize şu klişeyi hatırlatıyor: “Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla”. Sahip olduğunuzu sandığınız an, ruhu başka yere kaçmıştır. Size kalsa hayat da namussuzdur. Yeryüzünün namusu sizden sorulur. Namus geometridir, geometriyi iyi bilirsiniz. Çünkü eril özneler olarak, yeryüzünü parsel parsel bölüp paylaşan ve parçaları mülk edinen sizlersiniz. Namusun Yunancası ‘nomos’, bir arazi mülkünün sınırları demek. Ha kadın bedeni, ha yeryüzü, fark etmiyor. Ve size kalsa yeryüzünde dolaşan göçebeler de namussuzdur, çünkü onların ‘nomos’u yoktur; yeryüzüne, mülkiyetlerine geçirilecek bir beden olarak bakmamışlardır asla. Ama bizler, yaşamı sınırlar içine kapatıp mülk edinenler, namuslularız. Kavramlar ne kadar aldatıcı değil mi? Bizi hayat değil kullandığımız kavramlar aldatıyor. Hayatı kavramlarla yargılıyoruz çünkü. Kavramları ve tarihi ne yazık ki mağlup edilenler değil, kazananlar yazıyor ve iktidar, kendi ‘nomos’una ve ‘norm’una boyun eğmeyenleri, namussuz ve norm dışı ilan ediyor. Boyun eğmeyenler, hayatı sevenlerdir; hayatın bir anını değil, her anını sevenler; “ya benimsin ya toprağın” demeyenler. Faşistler ve diktatörler, hayatın eşkâlini çizip her yere asanlar ve hayat diye bize bu eril temsili yaşatanlardır. Oysa hayatın bir eşkâli yoktur; hem topraktır, hem su, hem hava, hem de ateş. Hayat hiç kimseye ait olmayan, aynı zamanda herkese ait olandır. Hayatı sevenler, bizatihi hayat olmuşlardır; bazen sudurlar, bazen toprak ve hava, bazen de ateş. Normsuz ve namussuz bir düzlemde hayatın ruhuyla esriyenler de onlardır.