Hayat ve kavganın anneleri
26.08.2018 08:55 BİRGÜN PAZAR
Paul Eluard, Aydınlık şiirinde “Hiçbir vakit tam karanlık değil gece/Her acının sonunda açık bir pencere vardır” demişti. Şimdi tüm negatif verilere ve etrafımızdaki ablukaya rağmen o açık pencereye doğru yol aldığımızı bilmek, moralsizliğin ağır basmasına izin vermemek gerekiyor

Mehmet Yeşiltepe - Yazar

Cumartesi Anneleri 600. kez toplandıklarında “Umudumuzun Anneleri” başlığıyla yazdığım yazıda da söz etmiştim. Onların mücadelesi, Galatasaray oturmalarından önce de vardı. Onlar, gözaltına alınan çocuklarının peşinde işkencehane ve hapishane kapılarında veya bizzat kendi davaları içinde bu büyük direnişin mayalayıcısı oldu. Adları Didar Şensoy, Fatma Morsümbül, Berfo Ana, Gülmez Ana… idi. Mücadeleleriyle çaresizlikten çare, acıdan umut damıttı ve haklıların mücadelesinin koşullar üstü bir güce sahip olduğunu gösterdi.

Bugün giderek çap ve kapsam büyüten umutsuzluk ikliminde karanlığa karşı aydınlığın, umutsuzluğa karşı umudun nerede ve nasıl aranması gerektiğine, nasıl bir ısrara ve duruş istikrarına ihtiyaç olduğuna dair annelerin pratiği oldukça öğreticidir. Bu kavgada artık Berkin’le Hasan Ocak, Medeni’yle Veysel Güney aynı yerde duruyor; birleşik mücadelenin gereklerini yansıtıyor.

Onlarla empati kurmak; evladı Hasan gelir diye yıllarca kapıyı-bacayı açık bırakan Emine Ocak’ı, oğlu Hüseyin için “Kemiklerini bulursam gömmeyip sırtımda taşıyacağım” diyen Fatma Morsümbül’ü, “Cop yedikçe bir adım daha ileri attım. Adımlarım öyle çoğaldı” diyen Güzel Şahin’i, kızını açlık grevinde kaybeden ama bir an olsun mücadeleden düşmeyen Selvi Gülmez’i… anlamak; mücadelenin başka alanlara izdüşümleri ve toplam gerekleri için büyük önem taşıyor.

700. hafta
Bu hafta 700. kez toplandılar. Bunun için Ceylan Ertem, Ahmet Kaya ve kayıp yakınları “Beni Bul Anne”yi söyledi. Gerek şarkı sözleri gerekse klipte öne çıkarılan vurgular, acıyla mücadelenin, kayıpla kazancın iç içe geçtiği bu hayat ve mücadele kesitinin nasıl anlatılması gerektiğine dair önemli ipuçları veriyor.

Bu mücadelenin, bu emek ve buluşmanın bir takvimi olsa da ödenen bedeller, üretilen toplam değerler artık takvime sığmaz boyutlara ulaştı. Annelerin sesinin ve mücadelesinin bir yanı 12 Eylül sonrasındaki işkencelere, tutsaklık ve kayıplara uzanırken bir başka yanı nerede sınıflar mücadelesi varsa oraya, oranın ezilen kesimlerine ulaşıyor.
Cumartesi artık yalnızca bir gün değil, annelerin mücadeleleri ise kayıplar meselesini aşan boyutlar kazandı. Hemen hiçbir anne için amaç artık sadece kayıp çocuğuna ulaşmaktan ibaret değil. Tutsak alanla, işkence yapanla, kaybedenle mücadele sınıfsal niteliklere kavuştu. Onların mücadelesi aynı zamanda unutturmaya/hafızasızlığa, duyarsızlık ve yabancılaşmaya karşı mücadeledir.

“Bitmedi bekleyişim”
Anne-çocuk ilişkisi başlı başına özel bir bağdır. Bu bağ, kayıplar ve onlar için verilen mücadeleyle beraber farklı biçimler aldı, yeni nitelikler kazandı. Kaybedilenle kurulan yoldaşlık, başkalarını da içine alarak kapsam ve nitelik açısından büyüdü. Anneler, birer “acılı kadından” mücadele insanına, tüm mücadele edenlerin annesine dönüştü.

Bilinen veya bilinmesi gereken genel bir doğrudur; acılar tartılmaz, kıyaslanmaz; her acı, yaşayana göre derindir, anlamlı ve değerlidir. Annelerin onlarca yıl süren mücadelesi, sorunu dar/kişisel bağlamından çıkarıp toplumsallaştırdı. Artık başka oğullarda/kızlarda kendi oğlunu/kızını bulmak gibi bekleyişin veya umutla özdeş mücadelenin ufku, seyri ve müttefikleri değişti. Biri diğerinin oğlu/kızı oldu, ellere vurulan kelepçe tümünün bileklerini sızlattı, kavganın kazancında da yaşanan acılarda da bir ortaklaşma, bir yoldaşlaşma gerçekleşti. Örneğin Hasan Ocak’ın kimsesizler mezarlığında bulunması anne Ocak’ın mücadelesini bitirmedi, Berfo ananın ölümü de Cemil Kırbayır’ı sahipsiz bırakmadı, mücadelesi yarı yolda kalmadı. Kayıplar mücadelesi evrenselleşti; sınırların ötesinden Plaza de Mayo-Annelerinden Maria Euquenia Mendizebal “Biz sizsiniz; siz biziz. Bizim orada Arjantin’de bir söz vardır: Bir tek mücadele kaybedilir; o da terk edilen mücadeledir” diye seslendi.

“Azalmadı direncim”
Cumartesi Anneleri için tutsaklık, işkence ve kayıplar, iç içe geçen mücadelede en öncelikli noktalardır. Onlar, toplumsal suskunluğun arttığı, itiraz ve hak arama yöntemlerinin sınırlandığı koşullarda bir dalgakıran ve pusula işlevi gördü. Bugün de tüm seslerin kısılmak istendiği bu koşullarda, itiraz seslerinin birbirini baskılamayacak türde yoldaşça bir araya getirilmesinin yolu aranırken Cumartesi Anneleri’nin pratiği ölçü alınabilir.

Onlarda direnç, iklime/motivasyona göre değişmediği gibi kişiselleşmiş nedenlerle bir zikzak çizme hali de yoktu. Tam da bu nedenlerle, bir toplama/işkence kampında tüm tutsaklar nasıl aralarındaki farkı yok sayan bir direnç noktasında ortaklaşırsa, tutsaklığın dışarıya taşındığı ve F tipi ikliminin hâkim kılınmak istendiği 24 Haziran sonrasındaki ülke fotoğrafında da böyle bir ortaklaşmaya ihtiyaç vardır. Bugün “Ellerim kelepçede beni bul anne” çağrısı çok daha kapsamlı biçimde algılanmalı; toplumsal tutsaklıklarla yaşamın her kesitinde kılcallara dek uzanan kelepçe çeşitliliği bir bütün halinde özgürleşme kavgasının sebebi ve zemini olarak görülmelidir.

“Tükenmedi umudum”
Umut İklimi’nde Ernst Bloch, umudun politikleşmesinin önemine dikkat çeker. Eğer kötülüğün nedenlerine inilebilirse, köklü çözüme gidecek yolun basamaklarına gelinmiş demektir. Lenin, umutsuzluğu, “kötülüğün nedenlerini kavrayamayan, bir çıkış yolu bulamayan ve mücadele ederken acz içinde kalan kimselerin karakteristiği” olarak tanımlar.

Cumartesi Anneleri, mücadeleyi ve gereklerini öylesine kavramış ve benimsemiş durumda ki onlar için umudun tükenmemesi, bir daha benzer acıların yaşanmayacağı bir dünya düşü ile örtüşür. Bu nedenle, Roboski’deki kayıplardan Soma’ya, Ankara meydanındaki katliamdan Sur ve Cizre’ye kadar kayıp ve acıların ortaklaştırıcı içeriği ve bu alanda biriken enerji, bugünkü umut aşınmasından çıkış için bir pusula olarak görülmelidir. Ve “Yanıma gel yanıma anne” çağrısı en toplumsal içeriği ile kavranmalı, ezilenlerin en geniş zemindeki buluşmasının özeti olarak görülmelidir.

“Solmadı karanfilim”
Karanfiller, bir yanıyla Cumartesi/kayıplar mücadelesine sebep özneler ise diğer yanıyla, bugünkü devletleşmiş örgütlü kötülüğün alternatifidir; alternatif adına üretilen tüm güzelliklerdir.

İçinden geçmekte olduğumuz tarihsel kesitte baskı, sömürü ve karanlık oranı artırıldıkça, alternatif için verilen mücadele kadar hedefin yani ufukta olanın somutlanmasının önemi artıyor. Bunu, 2013 Haziran’ında Taksim Komünü’nde olduğu gibi kapitalizmin bozucu, dağıtıcı niteliklerini reddedip ona alternatif oluşturan irili ufaklı tüm çabalarda, halkın meclis-konsey vb. öz deneyimlerinde görüyoruz. Kapitalizm, eğer metanın amuda kalkması, her şeyin alınıp satıldığı bir pazar ortamının/ikliminin hâkim kılınması ve buna bağlı olarak insanın insana, toplumun doğaya yabancılaştığı bir bozulma hali ise; “ben”in yerini “biz”e bırakması, kolektivizm ve dayanışma büyük önem taşıyor.

Paul Eluard, Aydınlık şiirinde “Hiçbir vakit tam karanlık değil gece/Her acının sonunda açık bir pencere vardır” demişti. Şimdi tüm negatif verilere ve etrafımızdaki ablukaya rağmen o açık pencereye doğru yol aldığımızı bilmek, moralsizliğin ağır basmasına izin vermemek gerekiyor. Biz o pencereye yaklaştıkça solmayan karanfillerin varlığı daha somut biçimler alacak, bize tüm nitelikleriyle, renk ve kokularıyla gülümseyeceklerdir. İyi ki varsınız, yolumuzun yoldaş karanfilleri.