Hayatımız mücadelemiz isyanımız feminizm
04.03.2018 10:13 BİRGÜN PAZAR
Diyeceğim, son otuz yılda belki Türkiye’de İslamcı-gerici-muhafazakâr düşünce çok güçlendi ama eşitlik ve özgürlük peşinde koşan kadınlar da çok yol aldı. Türkiye’de feminist mücadelenin zihinlerde açtığı kapılar bu kapılardan geçerek üretilmiş öyle çok kitap, film, şiir yazı var ki. Bu sayede bu fikir Ankara ulemalarını ürpertiyor olabilir ama artık kadınlar aşkı eşitlik ve özgürlük içinde ifade edebiliyor ve nikâh gerektirmeden yaşayabiliyorlar

HANDAN KOÇ

Geçen sene de 8 Mart OHAL altında yaşandı. Buna rağmen pek çok şehirde hele İstanbul’da on binlerce kadın sokağa döküldü. Bu sene de 8 Mart OHAL altında yaşanıyor olacak. Geçen sene İstanbul gece yürüyüşünü düzenleyen kadınlar kalabalığın beklediklerinin çok üstünde olduğunu belirtip bunun nedenlerini AKP iktidarının kadınların hayatlarına, bedenlerine ve emeklerine yönelttiği tehditler ile kısıtlamaların giderek artması ve yaygınlaşması, hatta artık bunun bir saldırı hâlini almasında aramak gerektiğini söylemişler, mevcut düzenin giderek daha az kadını ikna eder hâle geldiğini belirtmişlerdi.

Geçen 8 Mart’tan sonra bir referandum yaşadık. O zaman bizi uzun sürecek bir “hayır! “ politikası bekliyor diye düşünmüş, fikrim sorulunca, “AKP vatandaşlık haklarımızı elimizden almak, rejimi kökten değiştirmek istiyor. Yaparlar mı yaparlar. Peki, karşılarında direnen olur mu? Elbette olacak! Bize, koşulsuz itaat edeceğimiz bir reis ve onun uydusu reislikler öneriyorlar. Kadınlar olarak birlikte ‘Hayır!’ diyoruz” diye yazmıştım.

Bu yıl boyunca kurulmak istenen yeni rejimin kadınlara yönelik bazı yeni uygulamaları boy gösterdi. Müftülerce kıyılacak nikâhlarla güçlü aileler kurulsun, boşanmalar arabuluculuk kurumu ile zorlaştırılsın, karşılıklı rızaya dayalı serbest aşk ilişkileri devletçe kovuşturulsun, aile içinde tecavüze ceza kaldırılsın, zina yasası yenilensin diye buyuruldu. Müftü nikâhı yasalaştı.

KADEM

Şu anda AKP rejiminin kadınlarla ilgili çalışan en önemli örgütü olan Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) 2013 Mart’ında Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıldı. KADEM metinlerinde çok kullanılan bir kalıp var: “Modernitenin ve onun yan ürünü olan sekülerizmin toplum hayatında oluşturduğu tehdidi en fazla hisseden kurum olarak aile…” KADEM söyleminde açıktan İslami propaganda yok. Nitekim bu 8 Mart’ta yapacakları kongreyi, “Ülkemizde kadının toplumsal, akademik, siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamdaki yeri ve statüsü konusuna toplumsal cinsiyet adaleti çerçevesinde ‘Boşanma’ başlığında farklı bakış açıları getirilmesine alan açacaktır” diye duyurmuş. Dikkat ederseniz toplumsal cinsiyet kavramını feminist literatürden yürüten bu hanımlar onun yanına uluslararası metinlerde yer aldığı şekilde eşitlik kavramını koyamadıkları için adalet diyorlar. ‘Kadın Bakanlığı’ diyemeyip ‘Aile Bakanlığı’ dedikleri gibi.

AKP ülkemizde boşanma diye bir sorun olduğunu iddia ediyor. Oysa rakamlar Türkiye de çok yüksek boşanma yaşanmadığını gösteriyor. Türkiye’de en büyük dert ailelerin yıkılması değil. Kadınların ve erkeklerin hayat pahalılığı, işsizlik, güvencesiz işlerde çalışma, çocuklarını yollayacak doğru dürüst devlet okulu bulamamak ve savaş gibi büyük dertleri var. Türkiye’de kadınların erkek şiddeti diye büyük bir dertleri var. “Kadın erkek eşitolamaz” diyen devlet, evin içinde eşitlik aramaya kalkan kadına kalkan erkek elinin garantörü oluyor bu o kadar açık ki. Ama yeni kurulmaya çalışılan rejimin malum eşitlik lafına alerjisi var. O yüzden bütün kadın çalışmaları arabuluculuk, yardım, iş bulma üzerinden yürüyor. O yüzden KADEM’in dili böyle sentetik. O yüzden genç yoksul erkeklerin, yollandıkları savaşta öldürdükleri diğer genç erkeklerden #fistanlıleşler diye bahsedilmesinden kimse utanmıyor. Yeni rejimde tüm insanlar eşit olmalı fikri yasak, herkes kitabına uygun şekilde hükmedip aşağılayacağı birilerini bulmalı fikri serbest. Hele erkeklerin özgürlük peşinde koşan kadınlardan nefret etmesi adeta teşvik ediliyor.

Bu 8 Mart’ta da biz feministler her zamanki gibi bedenimize, emeğimize, geleceğimize sahip çıkalım diye bağırmaya hazırlanıyoruz. Kadınların bedenimiz bizimdir demesine yeni rejim ideologları hele Diyanet çok kızıyor. “13 yaşında evlenilir”, “Kızlar dokuz yaşında bile evlenebilir” diye fetva yayınlayıp sonra onları dinlememizi bekliyorlar

Bedenimiz, ruhumuz bizim

Ben Türk filmlerinin baş kadın oyuncusunun, âşık olmadığı halde evlenmek zorunda kaldığı “erkeğe bedenime sahip olabilirsin ruhuma asla” dediği filmler zamanında büyüdüm. Bu son derece tuhaf filmlerde olaylar neden kadınlara bu cümleyi söylettirirdi de erkeklere söylettirmezdi? Cevabı malum erkeklerin bedeninin ve keza ruhunun kimin mülkiyetinde olacağı diye bir durum hayatta yoktu ki filmlerde olsun. Bu film repliğinin bence Ekrem Bora veya Önder Somer’ e söylendiğinde ağırlığı vardı. Sosyal medyada bu başlık için yapılan yorumlara biraz bakınca şunu gördüm. 80’lerde büyüyenler bu ifadeyi Tecavüzcü Coşkun’a söylenen bir kadın repliği olarak anıyor. Oysa klasik Türk filmlerinde baş kadın oyuncu tecavüze uğramazdı, zaten o öpüşmezdi bile, çünkü o zaman sevdiği adama kavuşamazdı, tecavüze uğramış bir kadın zaten yaşamazdı ki, onun içinde olduğu mutlu bir son da olamazdı. Hani klasik Türk filmlerinin en büyük oyuncusu Türkan Şoray, Atıf Yılmaz’ın çektiği Mine filminde sevdiği erkekle öpüşmüş, sevmediği kocasını terk etmişti de ne çok tartışılmıştı. Diyeceğim, son otuz yılda belki Türkiye’de İslamcı-gerici-muhafazakâr düşünce çok güçlendi ama eşitlik ve özgürlük peşinde koşan kadınlar da çok yol aldı. Türkiye’de feminist mücadelenin zihinlerde açtığı kapılar bu kapılardan geçerek üretilmiş öyle çok kitap, film, şiir yazı var ki. Bu sayede bu fikir Ankara ulemalarını ürpertiyor olabilir ama artık kadınlar aşkı eşitlik ve özgürlük içinde ifade edebiliyor ve nikâh gerektirmeden yaşayabiliyorlar. Kadınların eşitlik ve özgürlük arayışları kaçışlar, kopuşlar, meydan okumalar, gözyaşları ve cesaret gerektiriyor. Ben kadın araştırmalarına öykünen ama muhafazakâr ve rejim yanlısı KADEM dilinin kadınların aklını çelebileceğine inanmıyorum. Ama onlara gelir ve statü sağlayabilir. FETÖ yol ayrımından sonra AKP kendisi için vitrinde kadın kadrolar üretmek ihtiyacı duyuyor olabilir. Öte yandan kadın çalışmalarına öykünmeleri bir yandan olumlu, çünkü bu çalışmalara katılan kadınlar onların denetimi dışında özgürleşebilir.

hayatimiz-mucadelemiz-isyanimiz-feminizm-434965-1.

Ruhumuz Özgürleşsin Diye

Yeni rejimin herkes için ve kadınlar içinde en önemli kurumu olan Diyanet İşleri şu anda Türkiye’nin en güçlü mihraklarından biri. Bütçesi; 6 milyar 867 milyon Türk Lira. Bu rakam içinde Ekonomi, Kalkınma, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Bilim Sanayi ve Teknoloji, Çevre ve Şehircilik, Sağlık, Kültür ve Turizm Bakanlıklarının da yer aldığı on bir bakanlığın her birine ayrılan bütçeden fazla! Bu organizasyonun başındaki Mehmet Görmez’e pahalı mı pahalı bir makam arabası tahsis edildiği ve kendisinin arası Beştepe ile iyi olduğu halde başkanlığı bıraktı. Gönül isterdi ki buna diyanet sitesinden yapılan aşırı çirkin dinsel öğütler sebep olsun. Bunlardan birisini analım: “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil.” Ama öyle olmamış tabii. Mehmet Görmez yeteri kadar Ehl-i Sünnet yanlısı bir bakışa sahip olmadığı için diyanet ulemalarınca kara listeye alınmış. Rivayet o ki İran’da yaptığı bir konuşmada Şiilere yönelik geniş bir hoşgörü mesajı vermiş ve bu çok sevip benimsediği koltuğundan alınmasına yol açmış. Çok pahalı zırhlı arabasına yeni Diyanet işleri müdürü Ali bey veya onun kadın yardımcısı Huriye Hanım mı biniyor olacak bilemiyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı, on sene önceki 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde resmi web sitesine Türkiye Diyanet Vakfı'nın iki cilt halinde yayınladığı İlmihal 1-2 adlı eserin "Kadın Hakları" başlıklı 14 sayfalık bölümünü koymuştu. Yazıda “Feminizm ahlaksızlıktır” deniyor sonra şöyle devam ediliyordu: “Feminizm, ahlaki ve sosyal bakımdan çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bir kere, feminizm hareketine kapılan kadın, genel olarak kayıtsız şartsız özgürlük düşüncesiyle aile için vazgeçilmez olan birçok kural ve değerleri hiçe saymaktadır.”

O dönem kamuoyundan alınan tepkiler üzerine yazı değiştirilmiş ve kadın örgütlerine gönderilmek üzere bir yazılı açıklama yapılmıştı: “Başkanlık olarak kadın haklarını ve toplumda bu konuda bilinç ve duyarlılık oluşmasını çok önemsediğimizi, bunun için de kadın haklarını güçlendirmeye yönelik etkinlikleri her geçen gün artırdığımızı bütün kamuoyu bilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak kadın hakları, cinsiyet ayrımcılığı, kadınlara yönelik şiddet, kadınların eğitimi ve benzeri konularda yanlış anlaşılmaya meydan verecek her türlü söz ve tavırdan kaçınmakta duyarlı olacağımızı da bilmenizi isteriz.”

On yıl geriden gelen bir 8 Mart hikâyesini şu yüzden anlattım. Web sitesinden özürler dilenerek kalkan ifadeler Diyanet ilmihali ciltlerinden çıkarıldı mı sizce? Tabii ki hayır. Kesin hesaplaşmanın ilmihalin tamamı ile yapılması gerektiğini düşünmek durumundayız ama Kadın Hareketinin kadınları etkilediği oranda Diyanet İşlerini de yine etkilemesi mümkün elbette.

Önünüzde eğilmeyeceğiz!

Bu yazıyı hazırlamadan önce bilgisayarda gezinirken Önüme “İslami Analiz” isimli bir köşede şöyle bir yazı çıktı: “İslam iki temel üzerine oturmuştur. Bunlardan biri tevhit, diğeri ise adalettir. Vahyin ilk geldiği günlerde Hz. Muhammed (a.s.), Mekkeli müşriklere İslam’ı anlatırken onları, bir olan Allah`a davet etmiştir. Kula kulluğun hâkim olduğu Mekke toplumunda, Allah'a kul olmanın gerekliliğini tebliğ etmiştir. Mekke toplumunda var olan kula kulluğu ortadan kaldırmıştır. İnsanlara özgürlüğü vermiş ve onların sadece yüce yaratıcının huzurunda eğilmelerini sağlamıştır. Mekkeli bir Müstebidin kölesi olan Bilal-i Habeşi'nin ona söylediği şu cümleler İslam’ın nasıl özgürlüğü bize getirdiğini anlatmaya yeter. ‘Sen benim bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla!’ Bu sözü Müslümanlar lütfen çok iyi düşünmeli.”

Bu 8 Mart’ta da biz feministler her zamanki gibi bedenimize, emeğimize, geleceğimize sahip çıkalım diye bağırmaya hazırlanıyoruz. Kadınların bedenimiz bizimdir demesine yeni rejim ideologları hele Diyanet çok kızıyor. “13 yaşında evlenilir”, “Kızlar dokuz yaşında bile evlenebilir” diye fetva yayınlayıp sonra onları dinlememizi bekliyorlar. Bu rejim, karşısında geri adım atmayan kadınları engelleyebilir, susturabilir, zorbalıkla durdurabilir belki; ama bizi köleleştirmek istiyorsunuz ya sizlerin huzurunda eğilmeyeceğiz! Habeşli Bilal’in de dediği gibi: Ruhuma Asla!