Hayırseverlik balonu (I)
Murat Müfettişoğlu Murat Müfettişoğlu
Büyük yazar Galeano, ‘hayırseverlik dikeydir; yukarıdan aşağıya iner. Dayanışma yataydır; ötekine saygı duyar’ demiş. Hayırseverlik daha fazla kazananın “iyilik” lütfederek vicdanını aklaması ve kaldığı yerden devam etmesini sağlayan sistem içi bir ritüel aslında

MURAT MÜFETTİŞOĞLU / [email protected]

Erol Toy’un İmparator’unu lise yıllarında okumuştum. Tarihsel ‘altyapı-üstyapı’ ilişkilerinin sonucu olan ‘devlet-hükümet-sermaye’ kardeşliği, Koç Ailesi’nin palazlanması ekseninde anlatılmıştı.

Kendini devlet kanadında tanımlayan ailemin, devletin bizzat var ettiği Koç Ailesi’ ne dair fikirleri nötürdü, hatta siyaseten ortak noktalarımız bile vardı. Misal, dedem gibi Vehbi Koç da CHP’liydi ve Atatürkçü’ ydü. Babamın yıllarca Karayolları’ nda işçi olarak çalışması, dahası sendikalı olması Koç Ailesi’ yle aramızdaki sınıfsal farklılıkların fark edilmesine yetmemişti. Haliyle ben de, çiçeği burnunda bir ‘sosyal demokrat’ olarak durumdan nasibimi almıştım. İki ailenin sınıfsal özelliklerinin devletin egemenlik potasında “eridiğini”, oluşan yapının da yasallarla güvence altına alındığını fark etmem ve sosyalist olmam üniversite yıllarıma denk gelir.

Kendini solda tanımlayan kimi ‘yazar-çizer’, Mustafa Koç’ un vefatının ardından olumlu laflar etmeyi sürdürürken, doğrusu ne merhum dedeme ne de babama haksızlık etmek isterim. Sosyalistlerin bir kısmı için ‘devlet’, sosyal demokratların tamamı içinse ‘hem devlet hem sermaye’ çözümlenmemiş çelişkiler olarak kaldığı sürece, daha çok sürer bu ideolojik tökezleme, diyerek bu faslı kapatıyorum.

Mustafa Koç, ardında iki evlat bırakarak genç denebilecek yaşta öldü. Bir baba olarak hislenmediğimi söylersem duygularımı inkâr etmiş olurum. Lakin, ‘Türkiye, en hayırsever işadamını kaybetti’ lakırdıları üzerine söz söylemezsem kendimi inkâr etmiş olurum. Benliğimi belirleyen baskın unsur baba oluşum değil; sermayesiz, sömürüsüz ve sınıfsız bir yaşama olan inancımdır. Peki, hayırseverlik nedir?

İnternetteki popüler sözlüklerden birinin yazarı ‘hayırseverlik’ hakkında şöyle bir öneride bulunmuş: “İş adamları hayırseverlikleriyle öyle bir reklam ve şov yapıyor ki, ‘iyilik’ tez elden ve en ağır şekilde vergilendirilmesi gereken lüks tüketim sayılmalıdır.”

Akıl dışılığı ve acımasızlığı iki büyük dünya savaşıyla, milyonlarca çocuk ölümleriyle, iklim ve çevre felaketleriyle ve daha nice trajediyle kanıtlanmış olan ‘kapitalizmin’ açıklarını kapatmak, hakkaniyetsiz üretim ilişkilerini ve sömürü koşullarını yeniden üretmek ve aç milyonların gazını almak niyetiyle kurulan ‘hayırseverlik’ tezgâhı hakkındaki naçizane önerim yukarıdakinden biraz farklı: ‘Hayır’ işlemeye pek meraklı iş adamları, biricik şirketlerini kamuya devrederek iyiliğin hakikisini tek seferde yapsınlar, olsun bitsin. Öyle ağır vergilerle falan kurtulamazlar. İş dünyasının popüler dergilerinden Forbes geçenler açıkladı: ‘Dünyanın en zengin 62 kişisinin yıllık gelirinin toplamı 3,5 milyar insanın yıllık gelirinin toplamına eşitmiş. Vaziyet böyleyken ‘asıl hayırsever kimdir?’ diye sormadan edemiyor insan.

Kaşıkla verip kepçeyle almak

Sezar’ ın ‘Tanrı benim’ demesinin üzerinden ikibin küsur sene geçti. Sezar mezarına, Tanrı kiliseye çekildi. İmparatorların bıraktığı boşluğu ulus-devletler, Tanrı’nın bıraktığı boşluğu ‘hümanizm’ doldurdu. Ağaçların gölgesine bile göz diken kapitalizm hâkim ideoloji olurken, ulus-devletleri, Tanrı’ yı ve hümanizmi kullanmasını iyi bildi.

Çok yıldızlı otellerde yapılan bayi toplantılarının açılış cümlelerinden biridir: “İnsanlar her şeyin en iyisine layıktır!” Zamanında ‘insan merkezli’ düşünceyi(hümanizmi) yaratan burjuvazi, vakti gelince ‘insan severlik’ demek olan ‘filantropizm’ e sarılıverdi. Filantropizm, başkalarının ekonomik, sosyal ve sağlık standartlarını yükseltmek için hayırseverlik faaliyetleri düzenlemek anlamına geliyor.

Kapitalizm 1970 sonlarına kadar devlet destekliydi, yani Keynesyen politikalar esastı. Azmanlaşan özel sektör pastadan daha fazla pay isteyince, devletler de üretimden ellerini çektiler. Kamu çalışanları ya işten çıkarıldılar, ya erken emekli edildiler ya da güvencesiz şartlarda çalışmaya mecbur bırakıldılar. Velhasıl, ‘devlet-hükümet-sermaye’ ittifakı, işlediği ayıbın üstünü “örtmek” ve mağdur yığınların tansiyonunu düşürmek için önce ABD’ nde sonra diğer ülkelerde filantropizm/hayırseverlik balonları uçurdu. “İyiliklerin” açıktan yapılmasına ve halk tarafından ‘lütuf’ gibi algılanmasına özellikle dikkat ediliyordu, sigorta işlevi gördüğünden sistematik yapılmasına da dikkat ediliyordu. Bunun için vakıflar ve sivil örgütler kullanıldı. Ancak asıl yararı, çalışanların hak arama iradesini içeriden çökertmesiydi. Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) raporlarına göre hak arama faaliyetlerinden ötürü Avrupa’ daki işten çıkarmaların %66’ sının Türkiye’ de gerçekleştiğini belirtelim.

Filantropizm/hayırseverlik türü ‘taktik iyiliklerden’ farklı ‘iyilikler’ de var kuşkusuz. Karşılık beklemeden, gösterişe kaçmadan yapılan yardım anlamına gelen ‘altruizm’ onlardan biri. Özgecilik, diğerkâmlık diye de bilinir. Büyük yazar Galeano, ‘hayırseverlik dikeydir; yukarıdan aşağıya iner. Dayanışma yataydır; ötekine saygı duyar’ demiş. Bana kalırsa ‘filantropizm’ gibi ‘altruizm’ de ‘dikey’ yardım sınıfına giriyor. Daha fazla kazananın “iyilik” lütfederek vicdanını aklaması ve kaldığı yerden devam etmesini sağlayan sistem içi bir ritüel aslında.

Galeano’ nun deyimiyle, yatay çerçevede ‘ötekine’ duyulan saygıyla kendini ortaya koyan ‘olumluluklar’ ise bambaşka. Olumluluk diyorum, zira iyiliğin kendini feshederek ‘kuruculuk vasfına’ kavuştuğu eylemlerdir bunlar. Söz gelimi, gönüllülük esasına dayanan faaliyetler, imece ruhuyla kotarılan işler, karşılıklı dayanışmalar ve karşılık beklemeden yapılan yardımlar, adil paylaşımlar, ortaklaşa üretkenlikler vb ‘kaşıkla verip kepçeyle almak’ niyetiyle yapılan hayırseverliklerin tersi ‘olumluluklardır’.

İkinci bölümde sermayenin taktik hayırseverliğine değinip meseleyi Koç Ailesi özelinde bağlamaya çalışacağım.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız