Haysiyet kırıcı uygulamalar
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY

İki büyük yanıltmaca var: AKP, Habur’da ve Oslo’da barıştan yana çok önemli adımlar attı; ama, iki tarafın şahinleri de bu girişimleri sabote etti; bir de Kürt siyaseti, silahların gölgesi altında ne çeşitlenebiliyor, ne de inisyatif alabiliyor.

Habur ve Oslo, barıştan yana adımlar olmayıp, tam tersine AKP’nin tüm Türkiye siyasetini tekeline alma yolunda, karşısındaki en çetin ceviz olan Kürt muhalefetini devre dışı bırakıp tasfiye, en azından marjinalize etmek üzere kotardığı  tezgahın birbirleriyle bağıntılı iki farklı ayağıdır.

Yüzde on barajı zaten vardır; AKP hazine yardımını da baraja endeksleyip keser; ardından KCK operasyonlarını başlatıp Kürt siyasetçileri toplu halde içeri atmaya başlar, ‘terör örgütü’yle bağları olduğu suçlamasıyla ve bunu, kendisi ‘terör örgütü’yle en üst düzeyde doğrudan görüşmeler sürdürürken yapmaktadır; tabiî, hepimizden gizleyerek.

Hükümet, PKK’yla görüşerek her şeyden önce korsanca bir icraatta bulunmaktadır; zira, yürürlükteki  yasal düzenlemeler açısından hiçbir çerçeveye yerleştirilmesi mümkün olmayan, yani hukuken caiz olmayan bir işi, siyasal denetimden de kaçırarak yapmaktadır.  Her şeyi korsanca, yani kaçak, kaçamak, karanlıkta, gece yarısından sonra, kapalı kapılar  ardında, başka bir şeylerin arkasına saklayarak/arasına sıkıştırarak/aracılığıyla kakalayarak yapmak bu iktidarın fıtratında vardır ve bu, hiç mi hiç tesadüfî değildir; zira, her ne kadar darbelere karşıymış, bu arada Evren ve Şahinkaya’yı yargılatıyormuş gibi yapsa da iktidarını doğrudan doğruya 12 Eylül yasalarına (seçim, siyasal partiler vs…) borçlu olup bütün gayretini de darbenin ön gördüğü rejimin muhafazasına, dahası derinleştirilmesine hasretmek ancak ve ancak böylesi bir korsanca tavır üzerinden gerçekleştirilebilecek bir iştir.

12 Eylül’ün insan hakları, vatandaşlık hukuku ve örgütlenme özgürlüğünün önüne  çektiği engelleri değil kaldırmak, daha da berkiten bir iktidarın panayır kıvamında gösterilerini ve gizli saklı pazarlıklarını barış yolundaki girişimlermiş gibi görmek eblehliğin, göstermek ise sahtekarlığın doruk noktalarına denk düşer.

Oslo’da veya herhangi başka bir yerde PKK’yla görüşürler. Burada PKK’yı ne olarak kabul etmektedirler; bütün Kürtlerin temsilcisi mi? Tabiî ki değil. Sadece kendisini destekleyenlerin temsilcisi olarak kabul ediyorlarsa, aynı tabana dayanan partili partisiz seçilmişleri değil muhatap almak, bu görüşmelerden haberdar bile etmemek, dahası içeri tıkıp susturmak, neyin nesi?

Bu sorunun cevabı gayet açık: Habur soytarılığında olduğu gibi, bu görüşmeler de, sivil/legal siyaseti devre dışı bırakıp Erdoğan’ı ‘istisna durumu’na karar verip düzenleyen tek odak konumuna getirmeye yönelik manevralardır. Erdoğan’ın kafasındaki çözüm zinde güçleri Hizbullahçılardan devşirilip misyonerliğini de Fethullahçıların üsleneceği bir ‘güvercin Kürt’ler cennetidir; yani AKP’den başka hiçbir siyasal aktörün bulunmadığı ve Kızılderililerin yerine Kürtlerin konup, uyuşturucu olarak da alkol yerine dinin servis edileceği bir rezervasyon düzeni.

Bir yandan “ne iş olsa yaparım abi” lumpenliğinden “biz hayat üniversitesinden mezun olduk” bitirimliğine terfi etmişlere özgü kof özgüven, diğer yandan da “dağdan indim şehire, şaşırdım birdenbire”nin AKPgil versiyonu olarak “köyümden gittim Amerika’ya, bir yerim kalktı havaya”  zıp çıktılığı ve işte size sonuç: Kanayan bir Türkiye.  Oysa, yüce Gurvitch’ten bir tek şu cümleyi bile bilselerdi en azından biraz daha  -‘adam’ değilse de-  akıllı olabilirlerdi: Toplumsal gruplar, örgütlere/örgütlerine indirgenemezler.

AKP için ise, değil toplumsal grup, örgüt bile yok, sadece şirketler vardır; patronlarıyla pazarlığa oturulup, kendileriyle iş bağlanacak. Baktın ki patron yola gelmiyor veya o yola gelir gibi oldu da çalışanlarından homurtular yükselmeye başladı; rehin alırsın adamı, edersin tecrit sonra da beklemeye başlarsın, kendinden fevkelade emin, tıpış tıpış önüne gelmelerini, burunları sürtülmüş.

Türkiye bugün, sadece darbe ürünü olmayıp kendisi de gayri nizamî vuruşlarla ayakta kalmaya niyetli bir iktidarın sultası altındadır ve bu durum, her şey bir yana, haysiyet kırıcıdır.