Haysiyet meselesi
GÖZDE BEDELOĞLU GÖZDE BEDELOĞLU

Rüşvet, yasadışı para ve altın transferi yapmakla suçlanan Reza Zarrab, (bir TC vatandaşı olarak Rıza Sarraf) 17 Aralık 2013’te Türkiye’de gözaltına alınıp mal varlığına el konulmuştu. Zarrab’ın işlerini yürütmek için milyonlarca Euro rüşvet verdiği iddia edilen kişiler arasında dört bakanın; Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar, Muammer Güler ve eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın isimleri geçiyordu. Kulak kanatan ses kayıtları, şoke eden para kutuları etrafa saçılmış ve bütün bu olanlar dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan tarafından şahsına karşı düzenlenmiş bir darbe olarak nitelendirilmişti. Zarrab ve adı geçenler serbest bırakıldı. Süleyman Aslan’ın evindeki ayakkabı kutularına FETÖCÜ polisler tarafından konduğu söylenen paralar faiziyle birlikte kendisine iade edildi. Soruşturmayı başlatan savcı ve polisler görevden alındı. Adları yolsuzluk iddialarına karışan dört eski bakanın Yüce Divan’a gönderilmesine yönelik önerge de AKP’li vekillerin kahkahalar atarak verdiği oylarla Meclis’te reddedildi.

•••

Zarrab, hapisten çıkar çıkmaz yandaş medyada, dev Türk bayrağının yanında boy göstermiş ve iddiaları yalanlamıştı. “Milyarlar havada uçuşuyor. Akla mantığa sığmıyor. Bu rakamlar nereden çıkıyor?” diye isyan etmiş ve yaptığı işle tek başına Türkiye’nin dış ticaret açığını yüzde 15 oranında azalttığını söylemişti. Çağlayan’ın saatini diline dolayanlar, bir gün dosyadan gizlilik kararı kalktığında utanacaktı! Öyle diyordu. Haziran 2015’te, AKP’nin ‘ülkeye katkıda bulunan bir yardımsever’; yandaşların ‘devletin, Türkiye’nin adamı’ olarak savunduğu Zarrab bir de ödül sahibi oldu. Türkiye İhracatçılar Meclisi tarafından ‘İhracatın Şampiyonu’ seçilen Zarrab, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yüksek katılımlarıyla yapılan törende ödülünü Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin elinden aldı.

•••

Dün aynı Zarrab, bu kez ABD bayrağının yanında ve A Haber’den daha fazla bir izleyicisi kitlesine ulaşmayı başararak akşama kadar konuştu. Siz bu yazıyı okurken Mart 2016’dan beri tutuklu bulunduğu ABD’de başlayan yargı süreci kapsamında ikinci gün ifadelerini de dünyayla paylaşmış olacak. Zafer Çağlayan’dan başka kimlere 50 milyon eurolar vermiş, Egemen Bağış’tan başka kimlerden yardım almış, Halkbank’tan başka hangi bankalar üzerinden ABD’nin İran ambargosunun delinmesini sağlamış öğrenmiş olacağız. Kol saatleri, piyanolar, değerli taşlar, takım elbiseler, ayakkabı kutuları ve o kulak kanatan ses kayıtları... Hepsi süpürüldüğü halının altından yeniden eve doluyor. İktidar ve destekçileri tarafından ‘Türk devletinin projesi’ olduğu söylenen ‘vatansever Zarrab’ bugün aynı kişiler tarafında CIA ajanı olmakla suçlanıyor. Öyleydi madem, neden elinizin altındayken yargılamadınız, üzerine bir de ödül verdiniz diye sorulacak en basit soruyu bile duyacak durumda değiller. Zira durum ciddi. Anlaşılan o ki, ABD’de peçeteye yazılan notları delil kabul etmiyorlar. AKP’nin, şaibelerden arınmaları için Yüce Divan’a göndermeye gerek görmeyecek kadar güvendiği bakanlar da, İran ve Türkiye’nin haritadaki yerini bulmakta zorlanan jüri üyelerinin umurunda değil gibi.

•••

Eğer ki yolsuzluk ve rüşvet dosyaları üzeri örtülmek yerine açılsaydı ve hukukun tanımına yakışan bir yargılama süreci yaşanabilseydi, Zarrab da tıpkı İran’da tutuklu bulunan ortağı Zencani gibi suçu işlediği ülkenin hapishanelerinde cezasını çekiyor olurdu. Bu saatten sonra çıkıp, Zarrab nasıl olmuş da ABD’ye kaçırılmış diye dövünmenin faydası yok. Türkiye’deyken ‘vatansever’, ABD’de tutuklanınca hakkında nota verilecek kadar ‘kıymetli vatandaş’, konuşacağı anlaşılınca ‘canı cehenneme’, konuşunca da ‘zaten başından beri Amerikan ajanıydı’ denen Zarrab iki gündür tabiri caizse bülbül gibi ötüyor. Disneyland’a giderken yanında götürdüğü belgeleri, dekontları delil dosyasına bir bir ekletiyor. Yoksulluktan kendini ateşe veren insanların, üç kuruşluk maske alınmadığı için ölen işçilerin, haksız yere işinden atılıp mahkum edildikleri sivil ölüme direnmek için canlarını ortaya koyan eğitimcilerin, asgari maaşının yarısını devlete geri veren yurttaşların yaşadığı Türkiye için utanç verici, kahredici bir sürece tanıklık ediyoruz. Zamanında önüne yatılan bir hırsızdan, koskoca ülkenin erkini nasıl parmağında oynattığını dinliyoruz. Şu açık; bu utanç yine yüzü kızarabilen bizlere. İçerde ‘bütün dünya bize karşı’ politikası pompalanmaya ve itiraz edene ‘hain’ damgası vurulmaya devam edilecek. Ancak orta ve uzun vadede bunun kimseye faydası olmayacak. Halının altına süpürülen pisliklerin başkaları için ne kadar kullanışlı hale gelebileceğini, ülkenin itibarını ve geleceğini üç beş kişinin milyon dolarlık ikbaline bağlamanın ne büyük bir felakete sebebiyet vereceğini deneyimlemenin eşiğindeyiz. Ne birkaç kişinin doymak bilmeyen iştahının milli mesele olarak öne sürülmesi kabul edilebilir ne de ülkenin özsaygısı bu arsızlığa feda edilebilir.