Hazin ve çılgın bir dünya!
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Birkaç gündür gazetelerde “Pokemon Go” çılgınlığından söz ediyorlar. Neymiş efendim, “virtual reality” denilen dijital teknolojinin yeni uygulamasıymış! Birkaç ülkede uygulamaya sokulmuş ama akıllı telefonlarla indirmek mümkünmüş! Şimdi, onlarca insan telefonda çıkan haritaya göre sokaklara düşmüş, Pokemon arıyormuş!

Belli ki, heyecan ve yenilik arıyorlar; klasik eğlencelerin hükmü kalmamış ve canları sıkılıyor.

Zaten akıllı telefonlar çıkalı, dünyayı da, birbirimizi de unuttuk. Orada burada gördüğüm sevgililerin bile birbiriyle konuşmak yerine telefonlarına gömüldükleri gördükçe hüzünlenmeden edemiyorum. Konuşmayı bitirdiklerinden mi, birbirlerine yetmediklerinden mi, yoksa akıllı telefonun önlerine getirdiklerinin cazibesinden mi, bilmiyorum, ama, ortaya çıkan tablo insan ilişkilerinin neye dönüştüğü açısından düşündürücü ve hazin! Oysa, iki insan arasında bakışlara, davranışlara yansıyan o sevgi akımı ne güzel şeydir! Rastlamak o kadar zor ki!

Bazen, bu gençlere bakıp, çıldırmış bu dünyadan umutlarını kestiklerini de düşünmüyor değilim ki, haklı yanları yok değil! Onlar için daha iyi bir dünya yaratamadığımız ortada.

İster dünyanın şiddet, acımasızlık, açgözlülük yanına bakın; ister zenginliğin ve gücün aşırılıklarını izleyin; isterseniz bu zenginlikler içinde milyarlarca insanın yoksulluk ve çaresizliğini görün veya yeryüzünün tüm uyarılarına karşın doğayı talan etmekten vazgeçilmediğine tanık olun; düşündüğünüz ilk şey, dünyanın çıldırdığı, insanın da barbarlıktan vazgeçmediği oluyor.

Bu çılgın dünyaya da, kimileri, İŞİD veya Beko haram örneğinde olduğu gibi barbarlığı daha da ileriye götürerek, kimileri Avrupa veya Amerika’da ortaya çıktığı gibi istemediği dünyaya duvar örerek, kimileri de sanal dünyalara kapanarak yanıt vermekte. Bir bakıma, hepsi, bu acıması dünyanın ürünü; fakat her birinin, dünyanın çılgınlığı ve barbarlığını arttırdığını görmemek mümkün değil.

En başta, tüm bilgi, deneyim, teknoloji ve zenginlik içinde, şu, savaş lanetine bile bir son verilmeyişini düşünmek gerekmekte. Örneğin beş yılı geçen Suriye’deki savaşı çılgınlık olarak nitelememek mümkün mü? Esat, ÖSO, Nusra, YPG, İŞİD, Hizbullah ve daha adlarını bilemediğimiz birçok tarafın birbiriyle savaştığı ve kimsenin kazanamadığı, buna karşın, güya uğruna savaşılan ülkenin ve insanların kıyıma uğradığı bir savaş! Yalnız Suriye’yi değil tüm Ortadoğu’yu ateşe atan bir savaş! Ne kadar “aptalca” değil mi?

Aslında, nelere mal olduğunu bilecek kadar yaşadık, gördük bu laneti! Yine de, insan, doğa ve uygarlık adına, yalnız acımasızlık değil, büyük bir aptallık da olan bu lanete son veremiyoruz.

Biliyorum; savaşlar, insanları birbirine kırdırarak birilerinin cebini doldurmaya, ya da iktidar sahibi olmaya veya iktidarını güçlendirmeye yaramakta. Ancak, milyarların kafasında da, kuşkusuz yüzyılların bıraktığı bir iz olarak, bu lanetin bir gün orada veya burada ayaklanacağı bilgisi ve beklentisi yaşıyor olmalı ki, savaşı istemese de, kabullenmekte ve hala karşı çıkmayı becerememektedir.

Uzaklara gitmeye gerek yok. Bu ülkede, Türkler, Kürtlerin de kendisi gibi aynı hakka sahip olduğunu düşünür; ortaya çıkan silahlı mücadeleye hak vermez; terörist olarak suçlar ve savaşmaya gider. Oysa yaşama mücadelesi veren çoğunluk için, -uniter devlet, federe devlet, özerk bölgeler gibi siyasal modellerden önce- bir yanda ülkenin insan hakları, demokrasi, hukuk devleti açısından nerede durduğu, öte yandan bu ülkenin onun için eşitlik, özgürlük, adalet, refah açısından ne vaat ettiği daha önemlidir. Böyle baksa, 30 yılı aşkın bu mücadele veya iç savaşın kendisinden neler alıp götürdüğünü de görecek ama karın gurultuları ile kaşınan duyguları buna izin vermez.

Öte yandan Kürtler de, yıllar süren eziyetler ve en doğal haklarının bile kabul edilmemesi nedeniyle TC’ye kızar; kendisini anlamayan Türklere öfkelenirken, davasını, savaşarak değil de yaşadığı ülkenin demokratikleşmesi içinde daha az bedel, daha az kayıpla çözebilme gibi bir seçeneği olup olmadığını düşünmez.

Oysa düşünmek gerek: Bir ülkenin insanına güven, refah ve umut sağlamak, demokrasi, hukuk, adalet getirebilmek, on yıllar değil, yüzyıllar gerektirmekte. Savaşlar ise, bir kaç günde her şeyi çökertebilmekte. Örneğin, hemen yanı başımızda, Irak ve Suriye gibi örnekler olduğu gibi, Kürt illerinin bugün yaşadığı perişanlık da ortada.

O nedenle, orada burada ortaya çıkan Suriyelilere karşı tepkileri, ya da Cumhurbaşkanı’nın vatandaşlık vaadi nedeniyle gama kasavete kapılanları gördükçe, tek bir şey söylemek istiyorum. Savaş mağduru bu insanlara kızacağınıza, savaş çıkaran ve sürdürenlere kızın; asıl yapacağınız da, elinizden geldiğince söylemle ve eylemle bu savaşa karşı çıkmak olmalı. O Suriyeliler kendi istedikleri için buralara gelmediler ve çoğu, mümkün olsa, bugün ülkesine dönmeye hazır. Hepimize düşen de, aslında, onların ülkelerine dönebilecekleri bir anlaşmanın sağlanmasına katkıda bulunmak olabilir.

Son bir şey! Independent’ta çıkan bir yazıya göre, Pokemon’ın bu kadar ilgi görmesinin sırrı, insanların vahşi doğaya dönme dürtülerine cevap vermesiymiş! O nedenle, “Pokemon Go”ya takılanlara, daha şaşırtıcı, daha vahşi ve gerçek heyecan yaşamak isterlerse, bir zahmet Suriye’deki savaşa bir iki gün için bile olsa katılsınlar derim. Hayatlarının deneyimini yaşayacaklarına eminim!