Hazır nesne olarak ceset
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Ölüm sever bir kültürde özneler yürüyen cesetlerdir. Egemenler de özneler değil, cesetler üzerine kurmuyorlar mı iktidarlarını?

Sanat ile gerçeklik arasındaki ayrım silindi. Sanat gündelik nesneleri taklit ediyor, gündelik nesnelerse sanat nesneleri gibi davranıyor. Baudrillard’ın deyişiyle, “transestetik” bir ortamda artık neyin sanat olduğuna dair elimizde hiçbir ölçüt kalmamıştır. Modernleşme, en yüce olan ile en sıradan olanın ayrımsızlaştığı, “kutsal olanın süflileştiği” bir zemin yaratınca sanat da haliyle bu sıradanlaşmadan payına düşeni alacaktı. Modern sanatın, yaşamı soyutlayarak hakikate ulaşma çabası, güncel sanatta gerçekliğin olduğu haliyle kucaklandığı ve estetikleştirildiği bir durumla sonuçlandı. “Sanat genel bir estetikleştirme adı altında bütün gerçekliğe el koymuştur” diyor Baudrillard. Ama bu duruma direnenler vardı. En yabani nesneleri bile evcilleştiren ve el koyduğu gerçekliği ehlileştiren sanat karşısında kimi sanatçılar evcilleştirilmesi mümkün olmayan nesnelerle çıktılar karşımıza. “Abject” kavramı altında sanatın evcilleştirilmesine direnen sanatçılar en rahatsız edici nesneleri bir sanat objesi olarak izleyicinin gözüne soktuklarında evcil imgelerle kurulmuş evcil özneyi yıkacaklarını umdular.

Olan yine bize oldu

Nesneler tehdit edici bakışlarıyla bizi ele geçirebilir ve özne konumumuzu yerle bir edebilirler. Ne yapmalıydık peki? Nesnenin bakışını, Lacan’ın tabiriyle “imge perdesi”nde kıskıvrak yakalayıp evcilleştirmeliydik. İmge perdesi, nesnenin bakışını yakalayıp evcilleştirdiğimiz, nesne ile aramızda duran bir imge düzlemidir. Ve Lacan’a göre bütün tablolar nesnenin bakışını evcilleştirirler. Sanatın bu evcilleştirici etkisini bozmak ve nesneye yitirdiği tehdit edici bakışını iade etmek için evcilleştirilmesi mümkün olmayan nesneler bulundu; dışkı gibi. Duchamp’ın “hazır nesne” denilen sıradan nesneleri sanat eseri mertebesine yükseltme hamlesinden sonra en sıradan nesne, dışkı bile sanatta “hazır nesne” (ready made) olarak yerini alabilirdi artık. Dışkı, Kristeva’nın “Abject” dediği, öznenin kendisini kurarken kurtulmak zorunda olduğu iğrenç bir nesnedir. “Abject”, parlak ve gözeneksiz bir yüzey olarak inşa edilmiş öznenin sınırlarını ihlal ettiğinde tutarlığı bozulur, kimliği tehdit altındadır.

Ama bir de dışkıyı iğrenç, “abject” olarak değil, doğal bir malzeme olarak kullanan sanatçılar da vardır; Juan Miró mesela. Kendisiyle söyleşen Raillard, eskiz kâğıtlarını işaret ederek, “her iki kâğıtta da simetrik biçimde yinelenen bu kahverengi, kıvamlı iki leke de dışkıyı andırıyor” dediğinde Miró, “evet, dışkı zaten” diye karşılık verir. “Burada çalışıyordum, birden kakam geldi, ben de pantolonumu indirip sıçtım yepyeni sarı eskiz kâğıtlarına. Sonra da, pat diye kapattım öteki kartonu bunun üstüne ve öyle bıraktım, sonuçta bu güzel malzeme çıktı ortaya.” Miró hiç de abartmadan dışkılama eylemini sanatına nasıl dahil ettiğini anlatırken herhangi bir kışkırtma amacı gütmemiştir: “Bence bunun en ufak bir provokasyon yanı yok, hani konserve kutularının üstüne ‘Merda de artista’ etiketleri yapıştıran şu İtalyan’ın yaptıklarına hiç benzemiyor” (Düşlerimin Rengi Bu, çev. A. Tümertekin, YKY).

İtalyan sanatçı Piero Manzoni 1961’de, içinde 30 gr dışkı bulunan ve üzerinde “Sanatçının dışkısı” yazan doksan adet konserve kutusu üretmişti, dışkının tahammül edilemez bir nesne olduğunu bilerek ve kışkırtmak için. Bir dışkı olarak sanat yapıtı, sanatçının üretim sürecini anlatıyor. Sanatçı yeryüzünü yemiş yutmuş, sindirmiş ve dışkılamıştır: Dışkı olarak imge. İmge en süfli olana, dışkıya indirgendiğinde sanatın ve sanatçının büyüsünün bozulduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir kutu “Sanatçının dışkısı” bugün yaklaşık 250 bin avroya satılıyor. Olan yine bize oldu. Sanatın gerçekliği ele geçirmesiyle bizler hazır nesneye, çürümüş bir dışkıya dönüştük. Hal Foster haklı: “Abjection” kültürü, egemen sanat tarihi anlayışına ve öznesine karşı çıkarken, özne olarak “bir işçiyi, bir kadını ya da beyaz olmayan bir insanı değil, cesedi” önermişti (Yeni Kötü Günler, Koç Üniv.) Özne ile nesne ayrımı silindiğinde tarihin öznesi de kaybolmuş ve çürümeye yazgılı bir ceset kalmıştır geriye. Şaşırmamak gerek, çünkü ölüm sever bir kültürde özneler yürüyen cesetlerdir. Zaten egemenler de özneler değil, cesetler üzerine kurmuyorlar mı iktidarlarını?

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız