Haziran birliğini büyütelim!
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Bu seçim birbirleriyle rekabet eden siyasal partilerin ‘performansının’ ölçüldüğü demokratik bir süreç olmanın fersah fersah ötesindeydi. 1 Kasım, rejimin, toplumsal vicdanın ve barışın aynı anda oylandığı bir dönüm noktasına dönüştü. Ve korkulan gerçekleşti; savaş, korku ve gözdağı, birlikte yaşama arzumuzu ve demokratik umutlarımızı karartacak kadar baskın çıktı.
Seçmen 7 Haziran’da zaten kendi meşrebince bir ‘ölçüm’ yapmış, bunun sonucunda AKP’ye ihtar çekilmiş HDP ise barajı yıkarak Saray’ın hesaplarını bozmuştu. Yeniden seçimin ‘anlamlı’ olabilmesi için haziran öncesindeki şartların köklü bir biçimde değişmesi ya da yurttaşların buna inanması gerekliydi. AKP’nin iktidar olmadığı bir ülkenin yönetilmeyeceğini ‘kanıtlamak’ için altı aydan kısa bir zamanı olan Saray, önce reel siyaseti manipüle etti sonra savaş ilanıyla onu da yıktı. Savaş koşulları, derin sosyo-psikolojik etkileriyle ve toplumda yarattığı infial duygusuyla seçmenin iradesini değiştirebilecek siyaset dışı en etkili parametreydi şüphesiz. Çünkü siyasi rekabetin yarattığı gerilimin çok ötesinde, siyasetin zeminini yerinden oynatan, korkuları ve güdümlü öfke tezahürlerini kışkırtan savaş denklemi, her zaman özgürlüğü değil kestirme çözümlere başvurmayı heveslendiren bir atmosfer yaratır. AKP ve Saray bu iklimden kendine tek başına iktidar çıkarmanın yolunu buldu.
Muhalefet, tekrar seçimin bir Saray dayatması olduğunu ve buna imkân tanımanın başlı başına iktidarın siyasi mühendisliğe baş sallamakla eş tutulması gerektiğini yeteri kadar seçmene anlatamadı. Burada sadece lafzi düzeyde bir yetersizlikten ya da basiretsizlikten söz etmiyorum. Siyasal muhalefetin bileşenleri, ne pahasına olursa olsun TBMM’yi çalıştırarak etkili sonuçlar alabilirdi. Böylesine bir siyasi hamle için de %60’lık bir ‘blok’ olması da şart değildi. CHP ve HDP, toplumsal muhalefeti arkasına alarak minderin birini parlamentoya diğerini ise sokaktaki örgütlü mücadeleye serebilecek güçteydi. 1 Kasım’da seçimin kaçınılmazlığı üzerine yapılan planlar her iki kulvarda da potansiyelin heba edilmesine yol açtı.

AKP’nin 7 Haziran’da kan kaybetmesi basit bir gerileme olmanın ötesinde iktidarın bulaştığı suçlar nedeniyle bir ölüm kalım mücadelesinin başlatılmasında rol oynamıştı. Kürt seçmeni kaybetmenin siyasi faturasını tüm Kürt halkına kesen ve çok yönlü bir saldırıyı başlatan AKP, hesabını milliyetçi seçmenden devşireceği oya göre yaptı. MHP’ye AKP’den kayan oyların güvenlik ve istikrar adına geri alınması, AKP’ye istediği oyu kazandıracak ve böylece AKP tek başına iktidara gelecekti. MHP beş ayda yaptıklarıyla AKP’nin değirmenine su taşıdı.

MHP’nin hazirandan sonra siyasi süreci kilitleyerek çözüm üretmek yerine yeni bir seçim için hazırlığa geçmesi, AKP’nin aradığı ortamı bulmasına yardımcı oldu. MHP yönetimi, sağ seçmene “yüzünüzü bize çevirin” derken yoğun bir Kürt nefreti dışında söyleyeceği tek söz yoktu. Devletin iktidarın elinde adeta tam teşekküllü bir organize suç teşkilatına dönüşmesiyle MHP sokakta operasyonel gücüne olan ihtiyacın artacağını düşündü. Fakat bu hesap başlı başına siyaseti yanlış okumanın bir neticesiydi. 13 yıllık AKP, MHP’yi ancak taşeron olarak kullanırdı! MHP seçmeni, AKP-MHP koalisyonunu şansa bırakmadı; sandıkta AKP’de kurdu.

CHP, 7 Haziran’dan bu yana izlediği siyasetin karşılığını bulamadı. Savaşa karşı çıkan, toplumsal muhalefetle daha yakın ilişki kurmaya çalışan CHP, AKP karşıtı seçmeni konsolide eden bir odak haline gelemedi. Sadece HDP’ye giden oyların bir kısmını geri alabildi ki bu net bir siyasi başarı değil! Savaş en fazla HDP’yi vurdu; politik Kürt seçmen dışındakilerin büyük bölümü devlet-PKK savaşının faturasını HDP’ye de kesti. HDP’nin barışa vurgu yapmasına rağmen, savaşla ortaya çıkan tablo HDP’nin siyasi gücü hakkındaki şüphelerin yaratılmasını kolaylaştırdı. Özgüveni barajı aşmakla yükselen HDP hatayı 7 Haziran önceki taktiğini güncelleyememekle yaptı. “Başkan Yaptırmayacağız” 1 Kasım’da beş ay öncesi olduğu kadar etkili bir siyaset yapma yöntemi değildi.

AKP’nin oylarını bu denli artırması, 7 Haziran’dan bu yana yürütülen devlet terörünün kısmen de olsa onaylanması anlamına gelir. Buzdolabında bekleyen cesetlere, öldürülen çocuklara, abluka altına alınan sokaklara, el konulan muhalif medyaya, kilit vurulan özgür düşünceye, muhafazakârlaşmaya, talana, pespayeleşen kalemşorlara, mafyalaşan iktidara bu toplumun yarısının en hafif deyimle kayıtsız olduğunun göstergesidir. Bu durum yalnızca demokratik hak ve özgürlükler açısından tamiri güç bir gerilemeyi değil onun ötesinde Türkiye halklarının beraber yaşama iradesini ve ortak gelecek umudunun yok olmasıdır. Şimdi demokrasi ve özgürlük adına mücadele edenleri daha zor günler bekliyor. Bunu öngördüğümüz için mücadeleyi sandığa hapsetmeyelim dedik; Haziran birlikteliğini büyütelim diye ısrar ettik. Şimdi ya birbirimize sahip çıkacağız ya da beraber yok olacağız.