Hepimiz Auschwitzliyiz
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Nerelisin?” diye sorduklarında “Auschwitz’liyim” diyorum. Peki siz? Nazilerin Auschwitz Toplama Kampı’ndaki toplumsal kimliğinden sıyrılmış, adı sanı olmayan ve sadece koluna kazınmış bir sayıdan ibaret olan çıplak insan ile biyolojik verilere ve biyometrik ölçümlere indirgenmiş ve kimlik kartında taşıdığı numaradan ibaret olan günümüz insanı arasında fark var mı acaba? Sanmıyorum. Her ikisi de biyo-iktidarın toplumsal ilişkilerinden ve toplumsal kimliğinden soyutladığı ve çırılçıplak bıraktığı kırılgan insandır. Her ikisi de “bugün de hayatta kaldım” ya da “tutuklanmadım” diye içten içe sevinirken, başına gelecekleri çaresizce bekleyendir.

Toplumsal ilişkileriyle kendini inşa ettikçe var olabilen insan yerini biyolojik veri olarak insana bırakıyor ve bu gidişle insan sadece ölçümden ibaret bir öze dönüşecek. Oysa Sartre “öz değil, varoluş önce gelir” ya da Michael Serres “ilişkiler varlıktan önce gelir” derken, insanın kendini ilişkilerle inşa ettiğini vurguluyor ve insanı sınıflandırma nesnesine dönüştüren özcü yaklaşımları reddediyorlardı. Tekrar başa döndük. Aşkın bir öz arayışı yerini biyolojik özcü anlayışa bırakmıştır. Şimdi biyometrik ölçümler ve biyolojik verilerle insan biyo-iktidar tarafından bir katalog nesnesine dönüştürülüyor.

19. yüzyılın ikinci yarısında polisiye kaygılarla sadece suçluları kataloglamak için başlatılan antropometrik ölçümlerin bugün tüm bireylere uygulanması suç ve suçlu kavramındaki değişimi gösteriyor. Paris emniyetinde çalışan Alphonso Bertillon’un suçluları teşhis etmek için kurduğu ve Bertillonage olarak bilinen sistem, herhangi bir nedenle tutuklanan ya da göz altına alınan birinin kafatası, el ve ayak parmakları, kulak ve yüz ölçümlerine dayanıyordu. Cepheden ve profilden çekilen fotoğraflarıyla birlikte tüm ölçüm bilgileri bir kartın üzerine yerleştiriliyor ve kataloglanıyordu. Aynı yıllarda parmak izi sınıflandırma sistemi de geliştirildi. Parmak izinin önceleri sömürgecilerin, yerlilerin fiziksel özelliklerini ayırt etmekte zorlandıkları sömürgelerde uygulanması düşünüldü. Ama 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde bütün dünyaya yayılmıştı bile (bkz Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Ve günümüzde optik tarayıcıların gelişimiyle birlikte önceleri suçluları teşhis için kullanılan antropometrik ve biyometrik ölçümler bir kimlik tespiti olarak her yurttaşa uygulanıyor. Ülkemizde dağıtılan, parmak izi, parmak damar izi, el ayası damar izi gibi biyometrik ölçümleri içeren ve üzerinde biyometrik fotoğraflarımızın olduğu çipli kimlik kartlarına yönelik ilgiye bakılırsa biyometrik olmak için can atıyoruz. Hatta çipli kimlik kartlarında özgürleşmeyi bile keşfedenler var. Ekşi Sözlük’teki bir entry’ye göre, ikili cinsiyeti yansıtan renkli kimliklerle sorun yaşayan trans bireyler tek renkli çipli kartlarla artık sorun yaşamayacaklar. Yeni çipli kimlikler eşitledi bizi; hepimiz suçluyuz.

Artık iktidar herkesi suçluyor; toplumsal ağlar içindeki her birey, olmadık bağlantılar kurabilme yeteneğinden dolayı iktidar açısından hep tehlikeli olmuştur. Dolayısıyla iktidar karşısında örgütlenmiş bir kitle değil, biyolojik olarak işlenecek ham bir kütle görmek istiyor. Laboratuvarında genetiğiyle oynayarak istediği şekle sokacağı, yeniden üreteceği bir biyo-kütle. Ve laboratuvar Auschwitz’tir; bireylerin, yeryüzüyle ve kendi aralarında kurabilecekleri ilişki olanaklarının ortadan kaldırıldığı ve biyometrik ölçümlere ve biyolojik verilere indirgendikleri bir laboratuvar ortamı. Auschwitz her yerdir.

Dijital toplama kampının ıssızlığında birbirimizin gözlerine bakmıyoruz, kimlik tespiti için retinalarını tarıyoruz sadece, tıpkı optik tarayıcılar gibi. Ve bizim gözümüzde de herkes potansiyel suçludur. Birbirimize dokunarak, doğrudan gözlerimizin içine bakarak kurduğumuz toplumsal ilişkiler parçalanırken geriye, dijitalleştirilmiş biyolojik veriler kalıyor. İnsana dokunmak istiyoruz, fakat birden sayısallaşıyor. Sayılara dokunamazsınız. Sayıları sayabilir ya da sayılarla oynayabilirsiniz ancak, Auschwitz’de olduğu gibi. Ve bize hep ölümü hatırlatıyorlar. Ölüleri sayabilirsiniz, hayatı değil; kaotik akıyor çünkü. Auschwitz’den çıkmak mı istiyorsunuz? Hayatı hatırlayın: Memento vitae…