Hepiniz Paralelsiniz!
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Şimdilerde havuz medyasının uydurma haberlerinde iktidar karşıtı herkesi aynı çuvala doldurmak için kullanılıp adeta “ayağa düşürülse” de, “paralel devlet” siyaset biliminde kullanılan ve hayli açıklayıcı olan bir kavram.
Kavramı ilk kez Nazilerin iktidara geldikten sonra devlet aygıtını ele geçirme stratejisini anlatmak için siyaset bilimci Robert Paxton kullandı. Naziler, devlet kurumlarını, örneğin yargıyı, orduyu, dışişlerini, ele geçirirken önce bu kurumlarda kendi kuralları ve hiyerarşi olan paralel örgütlenmeler oluşturuyorlar, sonra bu örgütlenmeler kurumlara nüfuz ediyor ve onları ele geçirip Nazi devlet aygıtına dâhil ediyorlardı.

Dolayısıyla, Hitler iktidarı boyunca Nazi devlet aygıtı ikili bir görünüme kavuşmuştu: Bir tarafta, asgari hukukun geçerli olduğu, resmi hiyerarşi içerisinde hareket eden “normatif devlet”, öte yanda Nazilerin kurallarının ve hiyerarşisinin geçerli olduğu “imtiyaz devleti” vardı. İmtiyaz devleti bu süreçte giderek genişledi ve neticede normatif devleti yuttu.
Günümüz Türkiye’sinde benzer bir sürece tanıklık ediyoruz. Bir tarafta giderek zayıflayan bir “normatif devlet”, öte yanda ise onu yutmak üzere olan “imtiyaz devleti” bulunuyor. “Normatif devlet”i temsil eden AYM’nin Dündar ve Gül’ü tahliye kararı üzerine “imtiyaz devleti”nin başının, “Saygı duymuyorum, uymuyorum” demesi ama gazetecilerin tekrar tutuklanamaması, sözünü ettiğim durumu gayet iyi örnekliyor.

Yine de bize özgü bir “trajikomik” durum söz konusu burada, çünkü “normatif devlet” adına hareket eden mahkeme üyelerinin bir başka “imtiyaz devleti” girişimi ve “paralel devlet” örgütlenmesi adına hareket edip etmediklerini bilmiyoruz.

Karmaşık mı oldu? Şunu anlatmaya çalışıyorum: Bugün iktidar partisi, parti ile devleti bütünleştiren bir rejim inşa ederken, “normatif devlet” namına ne varsa ele geçirmeye, onu kendi “imtiyaz devleti”nin bir parçası haline getirmeye çalışıyor, bu anlamda da adeta bir paralel örgütlenme gibi hareket ediyor. Ancak bir de, daha düne kadar onun ortağı olan ve devlet aygıtını ele geçirme operasyonlarını birlikte yaptıkları ikinci bir paralel örgütlenme var, yani Cemaat. 17 Aralık’tan sonra ciddi bir tasfiye süreciyle karşılaşsa da, halen devlet aygıtının kimi noktalarında gücünü koruyan Cemaat, bir iktidar stratejisi olarak kendi “paralel devlet”ini aşama aşama inşa etmiş ve Türkiye’deki en güçlü İslami yapı haline gelmişti. Bu gücü sayesinde iktidar ortağı oldu ve tam da bu gücü sayesinde ortağıyla birlikte, “Devletin sahibi kim olacak” kavgasına tutuştu.

Sahiden de Türkiye İslamcılığı, tıpkı Mısır’daki Müslüman Kardeşler gibi, iktidarı bir kitlesel kalkışma ile ya da şiddet aracılığıyla ele geçirmek yerine paralel devlet stratejisini tercih etti. Zamana yayılan bir şekilde, bir yandan başta polis ve yargı olmak üzere devletin kilit noktalarında kadrolaşmaya giderken, öte yandan kendi okullarını, hastanelerini, yurtlarını, dershanelerini açarak ve sosyal dayanışma ağlarını kurarak devletin sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik kurumlarına paralel kurumlar oluşturdu. Devlet neoliberal politikalar doğrultusunda sosyal devlet olmaktan çıktıkça, bu boşluk İslamcılar tarafından dolduruldu; yani İslamcılık “devletin fethi”nden önce “sivil toplumun fethi”ni başardı, iktidara oradan yürüdü.

Şimdilerde sıkça gündeme gelen vakıflar ise hem sivil toplumun hem de devletin fethinde kullanılan en önemli araçlar oldu. Vakıflar aracılığıyla bağışlar toplandı, paralel eğitim, sağlık, sosyal dayanışma kurumları oluşturuldu. Yurtlar, dershaneler ve okullar aracılığıyla yoksul çocukları dinsel eğitimin pençesine çekildi, İslamcı kadrolar buralarda yetiştirildi. Kamu kaynakları bu vakıflar üzerinden cemaatlere, tarikatlara açıldı, bunlara araziler, binalar tahsis edildi, kazançları vergiden muaf tutuldu, hepsi birer şirkete dönüştü. Uğur Mumcu’nun “tarikat, siyaset, ticaret üçgeni” dediği üçgen büyük ölçüde vakıflar aracılığıyla inşa edildi, dinselleşmeyle şirketleşme ve elbette ki çürüme el ele gitti, ülkeyi bir örümcek ağı misali kaplayıp ele geçirdi.

İşte tam da bu nedenle, bugün adı tecavüzle anılan malum vakfa, diğer İslami vakıfların ve elbette ki rejimin gövdesini siper etmesi nedensiz değil, çünkü bu vakıflar paralel iktidar stratejisinin ve rejimin ekonomi-politiğinin merkezinde bulunuyorlar, para ve insan kaynağı olma özelliklerini devam ettiriyorlar. Rejimin sivil topluma nüfuzu büyük ölçüde bu vakıflar ve vakıflara bağlı eğitim kurumlarından, hastanelerden, sosyal yardımlaşma ağları üzerinden gerçekleşiyor, hegemonya buradan kuruluyor, rıza bunun üzerinden devşiriliyor. Tam da bu nedenle, “Hepimiz Ensar’ız” diyenlere “Evet hepiniz Ensar’sınız” diyebiliyoruz. Öyleler çünkü.