Her dem talebimiz: Barış!
Murat Meriç Murat Meriç
12 Eylül, 1402 sayılı yasayla "aykırı" akademisyenleri kürsülerinden etmişti. AKP iktidarı, bürokrasiyi hiçe sayarak hızla “av”a başladı

10 Ocak 2016’da bir bildiri yayımlandı, sonra her şey değişti. Değişti demek yanlış aslında: Beklenen oldu. Bildirinin sahibi “Barış için Akademisyenler”di ve 1128 imzalı bildiride, özetle, devleti insan haklarına saygılı olmaya davet ediyor, barış taleplerini dile getiriyorlardı. Bildirinin son bölümü çarpıcı: “Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.”

her-dem-talebimiz-baris-105193-1.

Oldukça net bir talep. Devletin vatandaşına şiddet uyguladığı aşikâr. Gezi döneminde yaşadıklarımız, sonrasında gördüklerimiz, Güneydoğuda olanlar, yaralanan/ölen arkadaşlarımız… Örnekleri çoğaltabiliriz ama asıl vurucu olan, çocukların öldürülüyor oluşu. Devlet, çocuklarını öldürmez. Gençlerini de. Bunlar öldürüyor, öldürtüyor. Sorana, “emri ben verdim” diyebiliyorlar üstelik. Bir tek adamın hırsı uğruna, bir hiç uğruna nice evladını toprağa verdi bu halk. En fenası, ölülerin ayrılıyor oluşu. İçimiz, askerin/polisin öldürdüğü çocuklara yanarken PKK’nin saldırısında ölen çocuklar için de kan ağlıyoruz. Oysa ülkenin bir bölümü, bugüne kadar öldürülen çocukları görmezken, Diyarbakır’da ölen çocuğu bayrak yapma eğiliminde. Onun acısıyla sosyal medyada profil fotoğraflarını karartanlar, önceki ölümlerde “çocuk ölmüş ama büyüyünce terörist olacaktı zaten; devlet bir şey yapıyorsa bildiği vardır” tadında mesajlar yazanlar. Nefretin cümleye dökülmüş hali bu. Masum gibi görünüyor ama hiç de öyle değil. Bugün, ölen çocuğun ardından, “ama o da büyüyünce dağa çıkacak” cümlesini kuranla “oluk oluk kan akıtacağız ve onlarla duş alacağız” cümlesini kuranın, nazarımda hiçbir farkı yok. İkincisi daha açık ve daha net: Nefretini kusuyor. İlki, kaçak güreşiyor -ki bu daha tehlikeli.

Tek bir gerçek var: Çocuklar öldürülemez. Ölen çocuk her kim olursa olsun, ardından ağlanır. Çocuk öldüren her kim olursa olsun, lanet edilir. Tez zamanda belalarını bulmaları istenir. Bu kadar basit. Basit olan bir şey daha var: Savaş kötü. Bunu yıllardır yaşıyoruz, görüyoruz. Sadece çocuklar değil, gençler ölüyor. Baştakilerin tuzu kuru: Kendi çocuklarını değil "vatanın evlatları"nı savaşa gönderiyorlar. Kendi çocukları ülkede okumuyor, ülkede yaşamıyor, ülkede çalışmıyor ama halkın çocukları "vatan uğruna şehit" oluyor. Kendi çocuğunu bu ülkede yaşatmayan, yaşatmak bir yana askere bile göndermeyen, başkalarının şehitliğiyle gururlanıyor ve "o mertebeye" ulaşmak istiyor. Korumasız bir şekilde halkın arasında dolaşamayan, halka "şehit olun" diyor ve onun acısıyla prim yapıyor. Bu ülke, taziye evinde mikrofonu eline alarak halka seslenen politikacılar gördü. O eve korumasız giremeyen politikacılar. Tepki gördükleri anda, ailenin fertlerini acılarına bakmadan gözaltına alanlar, aldıranlar…

Başa döneyim… Akademisyenler geçtiğimiz haftanın başında bir bildiri yayımladı. Cumhurbaşkanı, onlara “ey aydın müsveddeleri, siz karanlıksınız!” diye seslendi. Bu ülkeyi yöneten için o 1128 kişi, “kendilerine güya akademisyen ve araştırmacı diye sıfat yakıştıran bir güruh”. Elbette, “ilgili makamlar”, derhal görevini yapmaya çağrıldı. Yaptılar da: Yazının yazıldığı saatlerde, Kocaeli’de 21 akademisyen gözeltına alınmıştı. Kocaeli Üniversitesi Senatosu, Perşembe günü devlete bağlılığını anlatan bir açıklama yayımladı ve Cuma sabahı, üniversite bünyesindeki akademisyenler için düzenlenen “operasyon” başlatıldı. Belli ki burada kalmayacak. Arkası hızla gelecek. İster cadı avı diyelim buna ister başka bir şey… Adı ne olursa olsun, sonrası fena.

12 Eylül, 1402 sayılı yasayla "aykırı" akademisyenleri kürsülerinden etmişti. AKP iktidarı, bürokrasiyi hiçe sayarak hızla “av”a başladı. Evlerinde "bulunamayan" akademisyenler için çıkartılan yakalama emirleri ve görevden el çektirmeler önümüzdeki günlerde gündemi daha da meşgul edecek. Üstelik burada kalmayacak: "Akademi"yi temizledikten sonra diğer meslek dallarına yönelecekler. Açılacak kadrolara doldurulacak "yandaş"lardan söz etmiyorum bile.

Şu gerçek: Ses çıkartmazsan bir gün sıra sana gelecek. Şunu da unutmayalım ama: 12 Eylül’ün uzaklaştırdığı akademisyenler sonradan kürsülerine iade edildi. Elbet bu devir de geçecek ve bugün peşlerine düşülenler, yok edilmeye çalışanlar yeniden öğrencierine kavuşacak.

1128 rakamının azlığına takılmayalım. “Bunca akademisyen arasında barış isteyen sadece 1128 kişi mi?” sorusu akıllara gelebilir -ki haklı bir sorudur. Cumhurbaşkanının açıklamalarından sonra, imza kampanyasına destek büyüdü ve bildiriye atılan imzalar neredeyse iki katına çıktı. Üstelik edebiyatçılar, sinemacılar, tiyatrocular, gazeteciler ve daha pek çok meslek grubuna mensup insanlar, onları destekleyen bildiriler yayımladı. Belli ki burada kalmayacak.

Uzatılabilir ama uzatmayacağım. İstediğimiz şey çok basit: Barış. İstedikleri şey çok basit: Savaş. Bu kadar basit aslında. Bunca sözden sonra safımı belli etmeme gerek yok elbette ama söyleyeyim: O metni imzalayan akademisyenlerin ve barış isteyen herkesin yanındayım. Yaşadığım sürece de yanlarında olacağım. Bu kadar net.

Güzel bitireyim, müziksiz bırakmayayayım yazıyı: Akademi, benim için bir albümün adı. Üniversite yıllarında çok dinlediğim Grup Harman’ın “Akademi” adlı kaseti -ki yıllardır yayımlanmıyor. Şu şarkıyı, âşık olduğumuz yıllarda, üniversitenin koridorlarında söylediğimizi hatırlarım: “Akademinin önünde ben ilk sana rastladım / Önce merhaba sonra eyvallah sana kapıldım / Akademinin içinde ben ilk aşkı tanıdım / Vizeler ekip kantine gelip seni aradım…” Akademiyi böyle analım. Bırakın, birileri tehlikeli bulsun. Akademi aslında her şeyin filizlendiği yer. Aşk hariç değil. Korkuları biraz da bundan.