Hırsız var, Hırsız var!
HÜSNÜ ARKAN HÜSNÜ ARKAN

Beydeba’nın ünlü fablı Kelile ve Dimne’de bir hırsız fareden bahsedilir…

Zeyrek adındaki bu fare, uzun yıllar kahırlı bir yaşam sürdükten sonra bir dervişin tekkesine sığınmıştır.

Tekkede tırtıklanacak şey boldur… “Dervişler zikir ve ibadetle kendilerinden geçtiklerinde, Zeyrek gizlice deliğinden çıkar ve kilerde ne var ne yok, hepsini bir güzel yer…

“Bununla da kalmaz, altın hırsızlığına başlar…”

Yıllar sonra yeniden fakir düştüğünde, arkadaşlarına o güzel günleri anlatırken şöyle der Zeyrek:

“Bu arada, garip bir biçimde yanım yörem arkadaş doldu. Hiç tanımadığım, o güne dek yüzünü bir kez olsun görmediğim nice fare dost oldu benimle.

“Dervişin yiyecekleri bana da, onlara da yetiyordu. Altınlarım da çoğalmıştı hani. Bayağı bir servet oluşmuştu mahzende.

“Fareler altınlara sahip oluşuma çok önem veriyorlardı. Onlar arasında, sözüm hatırım sayılır bir duruma gelmiştim. Hatta bana ‘komutanım’ diyorlardı. Her konuda son söz bana aitti.”

Adam Worth, on dokuzuncu yüzyılın kahramanlarından biriydi…

Kendisini yıllarca yakalamaya çalışan Dedektif Pinkerton’un bile saygı duyduğu bir hırsızdı…

Mesleğini dünyanın dört bir yanında icra etmiş, adamlarından birkaçının tutuklanması üzerine İstanbul’a da gelmişti…

Çaldığı bir tabloyu uzun zaman sakladıktan sonra, ölümüne yakın, sahiplerine teslim etmişti…

Kötü huyları da vardı ama Conan Doyle’un kendisinden ilham alarak yarattığı Moriarty karakteri kadar kötü biri değildi…

Vicdanlı bir insandı…

Fransa’da, girdiği evin ünlü bir yazara ait olduğunu öğrenince, “vallahi sizin eviniz olduğunu bilmiyordum, eve girince öğrendim ve hiçbir şey almadım,” mealinde bir not bıraktığı söylenir…

Günümüz hırsızlarına benzeyen hiçbir yanı yoktu…

Albert Spaggiari, macerayı severdi…

Asıl mesleğinin fotoğrafçılık mı, yoksa hırsızlık mı olduğuna kendisi de kesin bir karar verememişti…

İş arkadaşlarını düzgün çocuklardan seçer, düzgün değillerse en azından düzgünleştirmeye çalışırdı…

1976’da Fransa’da büyük çaplı bir banka soygunu gerçekleştirdi… Finans sermayesinin halkın cebinden yürüttüğü kadar yürütmüş olmasa da, hâsılat hafife alınmayacak boyuttaydı…

Kasaya bir not bıraktığı söylenir:

“Silah yok, nefret yok, şiddet yok…”

Onun da günümüz hırsızlarına benzeyen bir yanı yoktu…

Bugünün hırsızları bütün bu inceliklerden nasipsiz kalmış görünüyorlar…

Beydeba’nın faresi kadar açık sözlü olamıyorlar…

Adam Worth kadar olsun, Spaggiari kadar olsun saygıyı hak etmiyorlar.

Çalarken gözümüze sokuyorlar. Hırsız var diye bağırıyorsun; onlar senden daha çok bağırıyorlar… Yargılanmamak için bin takla atıyorlar.

Öyle anlaşılıyor ki, yaşlandıklarında, Adam Worth gibi şövalyece bir davranışla, çaldıklarını geri vermeyi de düşünmeyeceklerdir…

Onlar daha çok, Reşat Ekrem Koçu’nun anlattığı Yeniçeri kolluklarına benziyorlar…

“Kolluk önünde iskemleler atıp oturuyorlar… Akşam karanlığında ve geceleyin kolluk önünden geçmek gafletini gösteren erbab-ı namusu, ‘senden şüphelendik, buralarda ne dolaşırsın, üstünü arayacağız,’ diye cebren ve kahren içeri alıp, saat, kese, çubuk gibi kıymetli eşyalarını alıyorlar…”

Osmanlının son yüzyıllarında, hırsızların takibi ve yakalanması işine, Böcekbaşı adı verilen inzibat görevlileri bakarmış…

Bunların çoğu eski suçlulardan, nedamet getirenlerden devşirilirmiş…

Pek kıymetli muharrir Akif Beki, magazin basınının saldırganlığını eleştirdiği yıllar önceki bir yazısında, bu devşirme işine ustaca bir ironiyle değinmişti…

“Gelin, özel hayatı koruma sorumluluğunu, biz de magazin gazetecilerinin omuzlarına yıkalım,” demişti…

Tabii, ironiyi daha ileri safhalara taşımak da mümkün…

Örneğin devlet görevlileri, hükümet yetkilileri, makam sahipleri, tövbe etmiş suçluların, hırsızların, uğursuzların arasından seçilemez mi?

Seçilebilir.

İyi de olabilir…

Ecdadımız yaptıysa, faydasını gördüyse biz niye yapmayalım?