Hollywood ve tst
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

S: zihninizde belirli aktörleri düşünerek mi senaryoyu yazarsınız?
C: Her zaman… ama onlar çoğunlukla ölmüş oyunculardır. (Charles Shyer)

Hollywood’un anlatı yapısı gerçekten ilginç, geçmişte birbirinden albenili filmler yapıyorlardı, artık bu oyunu bir kenara bıraktılar. Yaptıkları tümüyle bir tüketim ürünü ortaya koymak ve metanın en kısa sürede nakdi olarak geri dönüşünü sağlamak. Aynı nedenle olmak üzere, metalara kimi anlamlar, kavramlar yüklemek çok kritik bir anlam kazanıyor.

Buna kendi dillerinde “high-concept position” diyorlar, anlamı ise filmin net ve belirli bir kavram ve durum üzerine inşa edilmesi ve o kavramın bir tüketim nesnesi ile seyircide bütünlük kazanması. Bu anlamda Hollywood demek artık eski stüdyo sistemi ile üretilen filmler değil, büyük bir eğlence sektörünün Truva atı olarak işlev gören ve metanın içeriğini belirleyen eserler anlamına geliyor. Bugün dünya ölçeğinde muhtemelen şu oranla karşı karşıyayız: bütün dünyanın gişe hasılatı ve film seyredilme oranları< Hollywood’un gişe hasılatı ve film seyredilme oranları. Bu anlamda Türkiye bütün Avrupa’da istisnai olan tek ülke. Türkiye bunu ancak son on yıl içinde başarabildi. Yoksa 2005 yılına kadar Türkiye’de Hollywood filmleri açık ara önde idi, üstelik bu öndeliğin şöyle bir alametifarikası var: Türkiye’de eğitimli ve varlıklı kesim arasında Hollywood ürünlerini seyretme, hastası olma ve onlarla büyüme oranları daha fazla.
Bu anlamda Hollywood Türkiye’de iktidarın hesaba katmak zorunda olduğu bir fenomen, aynı şey dünya geneli için de geçerli. Hollywood dünyaya yalnızca kavramlar ihraç etmez, bir dünya görüşü ve siyasal anlamlar, değerler ve doğrular da ihraç eder.

Bu sürecin ortaya çıkmasında çok ilginç bir durum var: başlangıcından itibaren Hollywood dünya tarihindeki her büyük siyasal değişim ve kriz döneminden kendi payını artırarak çıkmıştır.

1914-1918 Birinci Dünya Savaşı kritikti, Avrupa pazarları büyük oranda Hollywood’un egemenliğine girerken, Hollywood net olarak dünya birincisi konumunu bu savaştan sonra elde etti. Aynı şey 1929 Dünya İktisadi Krizi sonrasında da oldu, Hollywood 1930’lar boyunca düzenli olarak dünya pazarlarında büyüdü ve Avrupa sineması her birisi kendi ülkesine sığınmak zorunda kaldı. Bugün büyük Avrupalı yönetmenler denilen tüm isimler, sinema piyasasında marjinal yönetmenlerdi ve seyirci sayıları her zaman aşırı sınırlıydı, bir koyup üç alma açısından bile, Yeşilçam’da pek çok film onların filmlerinden çok daha fazla kazanıyordu. Ama gelin görün ki klasik Hollywood’un tıkandığı yerlerde, 1960’ların sonlarında Hollywood 1 milyar dolar kadar zarar ettiğinde, sistemi Avrupa’nın şahsiyetli sinemasına öykünen ve daha çok beat generation’a seslenen filmler yapan Amerikalı yönetmenler sistemi yeniledi. O dönemden sonra yönetmenler bir kez daha önem kazanmaya başladı ve sistem büyük oranda inanılmaz derecede farklı ve çeşitli alt-gruplara seslenerek film yapmaya başladı. Bu anlamda dünya genelinde anlıyoruz ki sinema seyircisi artık küçük burjuvalardan oluşuyordu ve her birinin keyfe keder taleplerini karşılamak gerekiyordu.
İşte Türkiye’de sinema bu süreçten ve değişimden büyük oranda etkilendi ve sistem kendini yenilemek yerine, besleme sineması olmaya doğru evrildi. Bu konuyu haftalar boyunca işleyeceğiz.

Türkiye’de sinemanın ana halkası halkla ilişkilerini kaybetmiştir, adını ister sanat sineması isterseniz festival sineması koyun, sistemin kendisi yabancılaşmıştır. Ticari sinema denilen eserler, aslında toplumun nabzını tutmakta ve sosyolojik olarak Türkiye’yi yansıtmada ve halkın dilinden konuşma açısından daha değerlidir. Sanat sinemamız büyük oranda iğdiş edilmiş ve iktidarla barışmıştır: Dünya Sinema tarihi açısından bu durum istisnaidir.