Hukuk ve yolsuzluk, tokat ve terlik
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Ahmet Şık’ın ikinci kez cezaevine girişinin 422’nci günü, Murat Sabuncu 482 gündür cezaevinde. Onlardan daha uzun veya daha kısa süredir içeride olan onlarca gazeteci var.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) 21 Şubat’ta güncellenen cezaevindeki gazeteciler listesine göre 149, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun (TGDP) 14 Şubat tarihli listesine göre ise “27’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü 2015 gazeteci” var hapishanelerde.

Kimin gazeteci olduğu, gazeteci sayılacağı konusunda anlaşmak kolay olsaydı, iki liste arasında böyle bir fark olmazdı. İçerideki gazetecileri AKP’ye sorarsanız aradaki fark çok daha açılacak. İktidara göre, cezaevindekilerin hiçbiri gazeteci değil ya da hiç kimse gazetecilikten dolayı cezaevinde değil!

Deniz Yücel, sözgelimi, Erdoğan’a göre, gazeteci değildi ve o cumhurbaşkanlığı makamında olduğu sürece “hiçbir surette”, “aslaAlmanya’ya “iade edilmeyecek”ti. Elde görüntüler, her şey vardı; “tam bir ajan terörist”ti Yücel.

Benzer şeyler çok gazeteci için söylendi AKP iktidarında. O AKP ki, 2001’de kurulurken yaptığı konuşmada Erdoğan temel ilkelerini Voltaire’in ünlü “Sevgili dostum, sizin görüşlerinize katılmıyorum ancak bu görüşlerinizi rahatça ifade edebilmeniz için canımı feda etmeye hazırım” sözüne gönderme yaparak açıklamıştı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun, şimdi gelinen noktaya, Deniz Yücel’in serbest bırakılması üzerinden dikkat çekme biçimi dikkat çekici:

Biz elbette, suçsuz yere, haksız yere kimsenin hapis yatmasını istemeyiz. Ancak Deniz Yücel, Merkel görüşmesinin ardından bir günde serbest bırakıldı. Hiç kimse kusura bakmasın; kızmasın, darılmasın… Amerika’ya ‘Osmanlı Tokadı’ atacaklardı; Merkel’den ‘Alman Terliği’ yediler.

Deniz Yücel’in serbest bırakılması, bunca gazetecinin cezaevinde olduğu koşullarda, basın ve ifade özgürlüğünü dert edinen herkesi sevindirirken, memlekette hukukun ne halde olduğu konusunda da fazla söze gerek bırakmayan bir açıklamaya dönüştü. Sosyal medyada; “MERKEL yaz 155’e at, tahliyen cebine gelsin” türünden hukuku hicveden mesajlar dolaştı.

Ne yazık ki, bir gazetecinin cezaevinden salınması gibi sevindirici bir olay, çoğu insanın adalet duygusunu sarsan, zaten dibe vurmuş hukuka inancı iyice örseleyen bir olay oldu.

AKP muhalifi solcuların ağzından duymaya alışık olduğumuz sözleri, tam da Erdoğan ve AKP’nin geldiği gelenekten biri olarak Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’ndan duymak çarpıcı oluyor:

Bugün suçsuz olduğu ortaya çıktığı halde hâlâ işe iade edilmeyen, hatta hapis yatan binlerce KHK mağduru var. Hâlâ 28 Şubat’ın zulmüne maruz kalarak içeride yatan masumlar var. Hepsi adalet bekliyor. Bu insanların adalete kavuşması için illa arkalarında bir Merkel mi olmalı? Bugün Türkiye’de ne yazık ki adalet rafa kaldırılmıştır. Yaşananlar bunu teyit etmektedir. Sırf hükümete muhalif oldukları için vakıflar kapatılmakta, hocalar tutuklanmakta. Suçları ne? Muhalif olmak, hükümet icraatlarını tenkit etmek.

Mülkün, yani devletin, temeli olan adalet ve hukuk ortadan kalktığında tuz kokmuş oluyor! Her şey bozuluyor. Hukuksuzlukla yolsuzluk her zaman her yerde baş başa gidiyor.

Böyle olmasa, yolsuzluk sıralamasında 2016’da 180 ülke içinde 73’üncü olan Türkiye bir yıl sonra 8 sıra gerileyerek 81’inci olmazdı.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü Başkanı Delia Ferreira Rubio’nun dediği gibi; “Yolsuzluğun artması; temel haklara, adalete erişime ve hukukun üstünlüğüne saygının daha az olduğuna işaret.

Hemen tüm kanallar, gazeteler toz pembe bir hikâye anlatıyorlar. AKP, aynı kökten geldiği partilerin bile eleştirel seslerinin duyulamadığı bir ortamda, tam gaz bir seçim kampanyası yürütüyor. Ama bu denli kalın bir örtü altında bile; hukuk ve yolsuzluk, tokat ve terlik ilişkisi gizlenemiyor!