İçimizdeki kafes
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Her yerden yükselen binalarıyla sürekli değişen bir şehrin ortasında, sığındığımız şeyleri düşünüyordum, bizi koruduğunu sandığımız ama değişmemize engel olan şeyleri. Edebiyata mı sığınıyorduk, yoksa bir sevgiliye, dostlara?.. Belki de iyi bir şey değildi sığınmak. Artan trafik ya da sokağın köşesinde açılan kafe, üzerimizde nasıl bir etki yapıyordu? Peki ya istediği gazeteye el koyan ya da kasabaları, mahalleleri, ormanları yerle bir eden bir iktidarın etkisi?.. Şimdi, şu an başımıza gelen ya da tanık olduğumuz olaylar, geleceğimize nasıl şekil veriyordu? Ankara Katliamı’ndan sonra ne olmuştu bize ya da ne olacaktı? Bütün bunları yeterince umursuyor muyduk, yoksa ‘-mış gibi’ oyunlarıyla gerçeklikten uzak mı duruyorduk? Eskiden de böyle miydi bilmiyorum, ama manipüle edilmemiş bir şey okumak ya da yaşamak, artık imkânsızmış gibi geliyor bana.
René Lourau, “Bilinçaltında Devlet” adlı kitabında, “Sınırlayan, frenleyen, yasaklayan, kanalize eden her şey, tüm ölüm güçleri rasyoneldir. Bu güçlere direnen her şey şiirle, sorumsuzlukla, delilikle suçlanır” diye yazmıştı. Emile Ajar’ın, “Yalan Roman”da, ‘mış gibi” oyununu oynamadan “normal insanlar”ın dünyasına katılmanın mümkün olmayacağı tespitiyle, Arno Gruen’in “Normalliğin Deliliği”nde yazdıklarını düşününce, bütün bu felaketlerin nasıl göz göre göre yaşandığını daha iyi anlıyor insan.
Anlamak, bir şeyi değiştirmiyor ama; yazılar, kitaplar, filmler biriktikçe birikiyor, anladığını sanmanın ve yazmanın kendisi de bir oyuna dönüşüyor sanki.

Şehrin kalabalığında adımlarımı hızlandırarak balıkçılar kahvesine doğru yürürken, tek istediğim sessizlikti. Sessizliğin, sığınağım olduğunu düşündüm. Italo Calvino, “Zor Sevdalar” kitabındaki bir öyküsünde “adaların duyulan sessizliği”nden bahseder. O sessizliği duymak için yapılacak şey, bir kayığa atlayıp, ıssız bir adaya doğru ağır ağır kürek çekmektir. Senin yanındayken, ağır ağır kürek çekerken duyduğum ada sessizliğini yaşıyordum. Birden şehrin bütün sesleri susuyordu. Saçının rüzgârda dalgalanışı, kirpiklerinin açılıp kapanırken çıkardığı o minik gürültü ağının oluşturduğu sessizlik…

Başka şeyler yazmak istiyordum artık. Kuşları ve seni, çocukları ve seni, bulutları ve seni, kedileri ve seni… Şairin dediği gibi, sonrası iyilik ve güzellik olsun istiyordum. Ama olmuyordu, yanmış cesetlerden konuşuyorduk, susarak konuşuyorduk, her acıya yeniden başlıyorduk. Sessizlik, sığınak olmaktan çıkıyordu, içinde dolanıp durduğumuz bir kafese dönüşüyordu.
Bu ülkede her birimiz kafes hayatı yaşıyorduk, içimizdeki bir kafes… Huzursuz bir kafesti bu, çünkü gittikçe artan bir rejim bunalımının ortasındaydık. Yeni ve daha sağlam kafesler tasarlanıyordu. Bütün bu akıl dışılığın nedeni buydu, yeni anayasa oluşturulmadan rejim bunalımı sona ermeyecekti. René Lourau, “evcil hayvan” olan insanın, boşluktan korktuğunu, yani kafessiz yaşayamayacağından bahsederken, Türkiye’deki seçimlerin sonuçlarını yorumluyordu sanki.
İçimdeki kafesten çıkıp martıların kanat çırpışlarındaki sessizliği dinleyerek yazarken, bir yandan Emile Ajar ‘ın “Yalan Roman”daki çelişkisini yaşıyordum. Gerçeklerden söz etmek istedikçe, bir düzmecelik yığınının altında kaldığımı hissediyordum. Gerçekler, akıldan çok hayal gücü istiyordu, düşlenerek saklandıkları yerlerden çıkarılan. Başka şeyler yazmak istesem de, içimdeki kafese dönüyordum her seferinde. Kafessiz yaşamayı öğrenmediğimiz sürece, bu siyasi bunalımların sonu gelmeyecekti.