İçsel göç
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Hava bu aralar fena halde sıcak ve bunaltıcı. Geceleri uyumakta zorlandığım için, evimin balkonuna oturup sokağın sessizliğini dinleyerek güneş doğana kadar okuyup duruyorum, uykunun oturduğum balkona tatlı bir esintiyle geleceğini düşünerek. Işte öyle bir gece, balkonun tam altında bir kedi miyavlaması işittim. Öyle tuhaf miyavlıyordu ki kedi, aklıma çok uzun zamandır görmediğim üç kulaklı bir kedi olan İvam geldi önce. Eski okurlarım İvam’la olan sohbetlerimi bilirler. Her şeyi duyabilen mucizevi üçüncü kulağını ve başka dünyalardan getirdiği o bilgece sözleri… Oturduğum yerden fırlamış, gecenin sessizliğine aldırmadan “İvam!” diye bağıracaktım ki, İvam balkona fırlayıp sesimi kesti hemen: “Olup bitenin farkında değilsin galiba. Bu sessizlikte bağırmak hiç akıllıca değil.”
 
Bir kediyle beraber yaşıyorsanız, kedilerle nasıl hasret giderildiğini de bilirsiniz. Biz de öyle sarmaş dolaş olduk hemen. İvam, doğaüstü bir kedi olsa da, kediydi nihayetinde. Beni çok uzun zamandır yalnız bırakmıştı ve şimdi hiç ummadığım bir anda çıkıp gelmişti. Görüşmeyeli evim bile değişmişti, şimdi bir başka balkonda sabahlıyordum. Tabii ki ona yeni balkonumu nasıl bulduğunu sormadım hiç, ne de olsa sihirli bir kediydi. Dedim ki: “Neden şimdi geldin sevgili İvam? O zor zamanlarda dostluğunu çok aramıştım.” Bir kedi nasıl gülerse, öyle güldü İvam: “Sen fark etmedin ama yanındaydım zaten. Ama geçen sabah seni vapurda görünce, artık yanına gelmem gerektiğini anladım. İçine çekilmiştin sanki, vapurun güvertesinden denizi ya da martıları görmüyormuş gibi bakıyordun.” “Haklısın,” dedim İvam’a “sadece ben değil, bu aralar herkeste bir içsel göç durumu var. Bir yandan kürtaj yasağı tartışmaları, bir yandan Roboski Katliamı ya da Urfa Cezaevi’ndeki yangın gibi ardı arkası gelmeyen acı olaylar ve bir yandan her şeye rağmen devam eden koyu bir sessizlik…”
 
İvam, söyleyeceği şeyler konusunda kararsızmış gibi kuyruğunu sallayınca, pek de moral verici şeyler söylemeyeceğini anlamıştım: “Böyle olacağı belliydi. Daha da kötüye gidecek her şey. Sana moral vermek için gelmedim buraya. Tüm bu olacakları sen ve senin gibi yazarlar yazıp durmuştu zaten. Ama bir şeyler kötüye, daha kötüye gidiyor diye insanların umutsuzluğa kapılıp kendi iç dünyalarına çekilmemeleri, ne olup bittiğini anlamaya devam etmeleri gerekiyor. Bir şeylerin iyiye doğru gideceğine inanarak gazete yazısı, şiir ya da roman yazılmaz ki.”
 
 İvam’a “Haklısın,” demekten başka bir şey söylemek elimden gelmezdi. “Pek çok insan, bu aralar fena halde umutsuz İvam. Hannah Arendt’in bahsettiği bir tür ‘içsel göç’ durumu yaşıyorlar. 12 Eylül’le başlayan bir süreç aslında bu ‘içsel göç’. Metis Yayınları’ndan çıkan ‘Dünyayı Bugünde Sevmek’ adlı kitabında Hannah Arendt’in politika anlayışını irdeleyen Fatmagül Berktay da ‘içsel göç’ün altını özellikle çizmiş. Şöyle yazmış kitabında Berktay: ‘Kişinin kendi benliğine kaçışı politikayı yok eder ve sonuçta kişi, artık dünyadaki bir politik düzenin yurttaşı değilmiş gibi hareket etmeye başlar.’ Bütün mesele, bu içsel göçü durduracak yeni politikaların üretilip üretilemeyeceği. Berktay’a göre bu mümkün. Bana göre de mümkün ama, Türkiye’deki siyasi ortam ne teoride, ne pratikte insanların birer ‘özne’ olarak yer alabileceği olanaklara sahip değil. Kendilerini ait hissetmedikleri gruplara yamanıp, üretimine iştirak etmedikleri bir siyasi söylemi sahiplenmeye çalışmak yerine, içsel göçlerini akılcılaştırarak sistemin kuytu bölgelerine çekildiklerini görüyorum.” İvam, “Ama sistemin kuytu bölgesi diye bir şey yok,” diye söze girdi hemen: “Egemen gücün kendisi için tehlikeli olarak gördüklerine öncelik tanıyor olması, sıranın diğerlerine gelmeyeceği anlamına gelmiyor. Saklanacak bir yer yok aslında. Yasakların, sansürlerin, katliamların, tutuklamaların, savaş çığırtkanlıklarının, hak gasplarının artarak devam edeceğini görmek için ne medyum olmaya, ne de benimki gibi üçüncü bir kulağa ihtiyaç var. Önemli olan, tüm bunlar olup biterken, olup biteni anlamaya çalışmaktan vaz geçmemek. Çünkü sistem, hakikati kendi tekeline alarak köle suskunluğu talep ediyor. Sadece bir kişiyi bile hakikat arayışı içine sevk etmek, en gösterişli eylemlerden daha önemli bir hale geldi bugün. Eğer sen, o hakikat arayışındaki kişiye, köşendeki bu yazılarla az da olsa yardımcı olabiliyorsan, üzerine düşeni yapıyorsun bence.”
 
 İvam, bir biçimde bana yine moral vermeyi başarmıştı. İvam’la konuşurken, Foucault’nun şu sözlerini anımsamıştım: “Bir entelektüelin görevi başkalarının siyasi iradesine şekil vermek değildir; entelektüelin görevi, insanların zihinsel alışkanlıklarını, olayları ele alma ve düşünme biçimlerini tepeden tırnağa sarsmak, alışılmış ve genel geçer şeyleri yıkmak ve kurumları yeniden incelemek ve bu sorunsallaştırma temelinde siyasi bir iradenin oluşum sürecine katılmaktır.”
 
İvam kucağıma kıvrılmış, birlikte balkonun serinliğinde gecenin sessizliğini dinlerken, Philippe Djian’ın “Betty Blue” adlı romanında yazdığı “Ve bundan sonra insana sadece ümitsizliğin kaldığına inanmak, bir kere daha yanılmaktır. Çünkü ümitsizlik de bir yanılsamadır,” sözünü anımsayarak gülümsedim…