İdam: Camus ve Koestler
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

Albert Camus’nün “Giyotin Üzerine” ile Arthur Koestler’in “Darağacı Üzerine” yazdıkları

birleştirilerek 1957’de Paris’te “İdam Cezası” adlı altında çıkan ve 1972 yılında Cem Yayınevi yanınca (Türkçesi: Ali Sirmen) “İdam” olarak basılan kitabı kaç kez elime almışımdır bilemiyorum. Bu yapıtı okuyamamışsanız ya da okuyamayacak durumdaysanız şimdi, genelde yaptığım gibi “benden özet(ler) beklenmemeli bu kez; konuya yaklaşımıyla, örnekleriyle her bir satırı önemli çünkü! ”

Ama yine de kimi alıntılar yapma gereksinimi duyuyorum bu kitaptan, kendimi tutamayarak.

Camus’den: “Acaba ölüm cezası ibret oluyor mu? Hiçbir şey bundan daha şüpheli değildir. Koestler’in yazısında okuyoruz ki, İngiltere’de yankesicilerin ölüm cezasına çarptırıldıkları günlerde, birçok hırsız, meslektaşları öldürülürken, idam sehpasının çevresinde icrayı sanat eylemekteydiler. (...)Bütün istatistikler, bu cezayı kaldıran ülkelerle diğerlerinin deneyleri, ölüm cezasının kaldırılmasıyla suçluluk arasında hiçbir bağ olmadığını göstermiştir. Ölüm cezasının kaldırılmasıyla suçlar ne azalmakta, ne de artmaktadır. (...)15 Mart 1957’de Burton Abott’un saat 10.00’da infaz edilmesi kararlaştırılmıştı. Ceza 1 saat ertelendi. Saat 11.00’de müracaat reddedildi. 11.15’de Abott gaz odasına girdi. Saat 11.20’de af komisyonu sekreteri telefon ediyordu. Komisyon fikrini değiştirmişti. Önce denize gitmiş olan valiyi aramışlar, sonra da hapishaneye telefon etmişlerdi. Abott’u gaz odasından çıkardılar. Ama artık çok geçti. Eğer California’da hava bozuk olsaydı, vali denize gitmeyecek ve iki dakika önce telefon etmiş olacaktı. Abott bugün yaşayacak ve belki de suçsuzluğunun kanıtlandığını görecekti. Her ceza ona bu şansı tanıyordu. Ama ölüm cezası Abott’a en ufak bir şans bile bırakmamıştı...”

idam-camus-ve-koestler-508211-1.

Koestler’den: “19.yüzyılın başında, ölüm cezasına çarptırılan suçlar arasında yankesicilik, çingenelerle işbirliği yapmak, göl balıklarına zarar vermek, tehdit mektubu göndermek, bir ormanda silahlı veya yüzünü maskeyle gizlemiş şekilde dolaşmak gibi fiiller de vardı. Hukuk otoriteleri dahi, ölümle cezalandırılan suçların tam sayısını hatırlamıyorlardı. (...) Çocuklar hakkında ölüm cezasına hükmedilmesi 1833’e kadar sürdü. O yıl dokuz yaşında bir çocuk, kırılmış vitrinden iki peni değerinde renkli mürekkep çaldığı için ölüm cezasına çarptırıldı. (...)On altı yaşındaki Brenning, bir evden kaşık çaldığı için halkın önünde asılmıştır. Yedi yaşındaki kız bir evi ateşe verdiği için Chelmsford’da, on üç yaşındaki başka bir kız da Maidston’da asılmışlardır. (...)İhanetle suçlanan kadınların vücutlarının parçalanması, seyircileri fazlasıyla dehşete düşürücü bulunduğu için bunun yerine yakma cezası konmuştu. (...)Kanunun saçmalığı ‘cezai sorumluluk’ kavramından gelmektedir. Bir insan kendi hareketlerinden ancak, hiçbir şey onu belirli bir şekilde davranmaya itmiyorsa, ama tersine o özgür iradesiyle bu şekilde hareket etmeyi seçmişse sorumlu tutulabilir. Sanık suçluluğu ispatlanana kadar masum olarak kabul edilir ve ispat yükü de iddiaya düşer. (...)Özgürlükle kader arasındaki ikilem insan hayatının özüdür. Kanun bu ikilemin yarattığı güçlüklerden, her yargısında seçimi mahkemeye bırakarak, kaçınmıştır. Her türlü anlaşmayı, tavizi saf dışı bırakan tek hal, yalnızca ölüm cezasının söz konusu olduğu durumdur. Bu da mantık açısından tutarsız, ahlak düzeyinde kınanacak bir davranıştır. (...)Bütün metafizik sistemler kötülük sorunuyla karşı karşıyadırlar. Şimdiye kadar bu soruya hiçbir doyurucu cevap verilebilmiş değildir ve görünüşe göre hiçbir doyurucu cevap da bulunamayacaktır. Kanun insanı özgür ve hareketlerinden sorumlu kabul eder. Tanrının insanlara kötülüğü seçmelerini sağlayan bir özgürlüğü neden verdiği sorusunun cevabını da, ne diyeceklerini bilemeyen teolojisyenlere bırakır...”

İdam’ın son sözlerini, 22 yıl boyunca 608 kişiyi idam eden Mr.Albert Pierrepoint’e bırakacağız haftaya...