İdeolojik yalıtım
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Geçecek mi bugünler? Geçecek diyorum kendi kendime. Geçecek ama sonra ne olacak? Daha geçen gece Beyoğlu’nda kavgaya karıştıkları iddiasıyla Şırnaklı olduğu söylenen üç genç, karakola götürülmüş ve bu gençlerden 24 yaşında olan Murat Şalcı, gözaltı sonrasında beyin kanaması geçirdiği için hastaneye kaldırılmıştı. Emniyet kayıtlarında, Murat Şalcı’nın “kafasını yere vurarak kendisine zarar verdiği” yazılı. Engin Çeber için de, işkence yaptıkları gerekçesiyle haklarında ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istenen üç infaz koruma memuru, mahkemede verdikleri ifadelerinde “Kendi kafasını duvara vurdu, sandalyesini geriye doğru itip kendisini düşürdü,” dememişler miydi? Sonra kamera kayıtları çıktı ve Engin Çeber’in başına gelenleri sahne sahne izledik gazete ve televizyonlardan.

Geçecek mi bugünler? Geçecek diyorum kendi kendime. Geçecek ama sonra ne olacak bize? Bunca acıyı nasıl taşıyacağız içimizde ya da nasıl taşıdık bugüne kadar? Metis Yayınları’ndan çıkan “Hafıza, Tarih, Unutuş” adlı kitabında Paul Ricouer, Kodalle’ın önemli bir sorusunu tekrarlıyor: “Halklar bağışlayabilir mi?” Yanıt olumsuz. “Halkların barışmaları konusundaki söylem iyi niyetli bir dilek olarak kalır,” diyor Ricouer. Çünkü topluluğun ahlaki bilinci yoktur. “Dışarıdaki suçlulukla karşılaşan halklar, eski kinlerin, yıllanmış aşağılanmaların pençesine düşer.” Bireysel hafıza ile kollektif hafızanın birbirinden farklı işliyor oluşu, ciddi bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Hani “nefret söylemi”ne sahip insanlar, “Benim Kürt komşularım, akrabalarım var,” gibi sözler söyleyerek, siyasal olanla kişisel olanı birbirinden ayırırlar ya, pek de haksız sayılmazlar aslında. Gerçekten de Kürt komşusuyla iyi geçiniyor olması, genel olarak Kürtlerden nefret etmediği anlamına gelmez. Ama genel olarak Kürtlerden nefret etmesi, gün gelip o çok iyi geçindiğini söylediği Kürt komşusuna zarar vermesiyle sonuçlanabilir. 6-7 Eylül Olayları ya da Çorum ve Maraş Katliamları’nda neler olduğunu gördük. Nefret söylemine kapılmış insanlar komşularını öldürmekte, evlerini, dükkânlarını yağmalamakta zorlanmadılar hiç bugüne kadar. İşte bu yüzden nefret söylemiyle mücadele etmek, korkunç acılarla dolu bu topraklarda, ahlaki bilince sahip her insanın ve aydının öncelikli görevi olmalı. Bize gelecekte ne olacağını belirleyecek yegâne şey de bu mücadele olacak. Ama biz bu mücadelede çok eksik olmalıyız ki, -eğer denilenler doğruysa-, Beyoğlu’ndaki karakolda polisler, gözaltına alınan gençlerin Şırnak doğumlu oluşlarıyla ayrıca ilgilenip, ona göre hakaretlerde bulunabilmişler. Emniyet’ten yapılan açıklamaya göre, beyin kanaması geçiren Murat Şalcı’nın “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan kaydı varmış ama aranmıyormuş. Böyle bir açıklamanın yapılıyor oluşu bile ilginç değil mi? Murat Şalcı’yı terörist ilan edip, onun kendisine zarar vermesinin amacına işaret edilmek mi isteniyor?

Devletlerin dürüst olması beklenemez. Çünkü nasıl topluluğun ahlaki bilinci yoksa, kurumların da ahlaki bilinci yoktur. Devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla dürüst olmaya zorlayacak bir kamuoyu baskısı gerekir ki, o kamuoyunu yaratacak güçlerden birisi olan basın, devleti ve hükümeti aklamak için yalan ve mazeret üretme makinesi gibi çalışırsa, işkenceyle ölümlerin de, Roboski’de olduğu gibi katliamların da sonu gelmez hiçbir zaman.

Ricouer, Kodalle’ın “Karşılıklı ilişkilerde kardeşlik değil dürüstlük şart,” sözü üzerinde özellikle duruyor. Bizde de dilimize yapışan şu “kardeşlik” söylemi, öylesine içi boşaltılmış ve işe yaramayan bir söylem ki. Halkların ihtiyaç duyduğu şeyin “kardeşlik”ten çok “dürüstlük” olduğunu artık anlamak gerekiyor. Ilımlılık, hoşgörü gibi şeyler, ancak dürüstlükle mümkün hale gelebilecek şeyler. Dürüstlük, bizim birbirimizi anlama çabamızın zemini çünkü. Ricouer’ün dediği gibi dürüstlük “yabancının, düşmanın ya da eski düşmanın ucuz yoldan aklanmasının reddini içerir.” Ermenileri Rusya ile savaştayız diye topraklarından sürdük, Dersimlileri devletin hâkimiyetini kabul etmedikleri için katlettik, Kürtleri kendi kimlikleriyle yaşamak istedikleri için değil de terör örgütü üyesi oldukları için öldürdük, komünistleri eski Sovyetler Birliği’nin ajanları diye zindanlarda süründürdük deyip, sonra da “aslında hepimiz kardeşiz” mi diyeceğiz?

Geçecek mi bugünler? Geçecek diyorum kendi kendime. Geçecek ama sonra ne olacak bize? İHD avukatlarından Fazıl Ahmet Taner, geceleri Beyoğlu Karakolu’ndan çığlık sesleri geldiğini söyledi, Murat Şalcı’yla ilgili yapılan basın açıklamasında. Çığlık seslerinin geldiği karakolun bulunduğu Beyoğlu’nda binlerce insan her gece eğleniyor. Bu açıklama, aklıma bu köşede daha önce bahsettiğim Oz Shelach'ın “Mesire Yerleri” adlı romanındaki bir fragmanını getirdi: Bir bar sahibi, barla aynı sokağı paylaşan karakoldaki işkence seslerinin müşterilerini kaçırdığını düşünerek ilgililere önlem alınması için başvurur. Başvurusuna sonuç alamayan bar sahibi, çareyi işkence seslerini örtecek şekilde müziğin sesini yükseltmekte bulur. Oz Shelach'ın üzerinde durduğu asıl mesele, bar sahibinin işkence yapıldığı için değil, müşterilerini kaçırdığı için işkence seslerinden rahatsız olması. Çığlıkları kesmek için, karakola ses yalıtımı yapılırsa şaşırmam hiç. Ama eğlence sesleriyle çığlıkları birbirinden ayıracak ideolojik yalıtım, 12 Eylül müteahhitleri tarafından gayet sağlam yapılmıştı zaten.