İhracatta ülke çeşitlenmesi zor gözüküyor
Aziz Konukman Aziz Konukman
IMF ile “yola devamı” savunan başta hükümet olmak üzere sermaye çevrelerinde şöyle bir görüş bir hayli kabul görmüş durumda: IMF’nin kemer sıkma politikaları sonucunda içeride....

IMF ile “yola devamı” savunan başta hükümet olmak üzere sermaye çevrelerinde şöyle bir görüş bir hayli kabul görmüş durumda: IMF’nin kemer sıkma politikaları sonucunda içeride bir ürün fazlası oluşacak ve bu fazla devreye sokulacak çeşitli ihracat teşvikler sayesinde sorunsuz bir şekilde ihraç edilebilecek. Gerçi bu görüşü savunanları dünya ekonomisindeki krizin Türkiye’nin ihracatında önemli paya sahip ülkelere yönelik ihracatını olumsuz bir şekilde etkileyebileceğinin farkındalar ancak bunun ihracatın toplam artışı açısından bir sorun yaratmayacağı inancındalar.

Çünkü geleneksel pazarlardaki kayıplar, devreye sokulacak ihracat teşvikleriyle diğer piyasalarda elde edilecek olası pay artışları ve/veya yeni piyasaların tetiklediği ihracat artışlarıyla fazlasıyla aşılmış olacaktır. Aslında bu anlayış pek de yeni sayılmaz. 2009 Yılı Programı’nda da benzer bir anlayış ileri sürülmekte ve öngörüler yapılmaktadır.

Özetle, ihracat AB bölgesi dışındaki ülkelere kaydırıldığında ve/veya yeni ülkeler keşfedildiğinde, yani ihracatta ülke çeşitlenmesine gidildiğinde sorun aşılmış olacaktır. Zaten bizim bu köşeden seslendirdiğimiz iddiaların aksine (hatırlanacaktır, yazılarımızda kemer sıkıcı IMF programının krizi çözmek bir yana daha da derinleştireceği ileri sürülmektedir) IMF programıyla krizin aşılacağı inancı ihracatla ilgili bu iyimser beklentilerden kaynaklanıyor.

Peki bu beklenti gerçekçi mi? Ne yazık ki, eylül sonrası ihracat verileri olumlu yanıt vermeyi zorlaştırıyor. Bilindiği üzere ihracat eylüldeki geçen yılın aynı ayına göre yüzde 42’lik artışın ardından ekim, kasım ve aralıkta inişe geçmeye başladı. Düşüşler sırasıyla yüzde 3.1, 17.5 ve 21 olmuştur.

Ülkeler dağılımına bakıldığında tablo daha çarpıcıdır. Yer darlığı nedeniyle sadece Aralık verilerini veriyoruz. Tablo şöyle: AB’ye Aralık 2008 itibariyle yapılan ihracat 2007 yılının aynı ayına göre yüzde 34.4 azalmış ve AB’nin toplam ihracat içindeki payı yüzde 54.6’dan 41.8’e gerilemiş. Geleneksel pazar konumundaki diğer ülkelerde (Diğer Avrupa ülkeleri ve Yakın ve Ortadoğu ülkeleri) çok sınırlı bir artış (yüzde 5’ler) gerçekleşmiş. Yeni piyasalar olarak girilmiş ülkelerin yer aldığı “Diğer ülke ve Bölgeler” grubunda ise yüzde 72.1’lik bir düşüş ortaya çıkmış. Tek sevindirici gelişme, Afrika ülkeleri olmuştur. Bu gruba yapılan ihracat yüzde 26.3 artarken bu grubun toplam ihracat içindeki payı yüzde 6’dan 9.7’ye yükselmiştir. Tabii bu veriler, dünya krizinin Türkiye ekonomisine etkilerinin ilk görüldüğü döneme aittir. Esas etkiler 2009’da ortaya çıkacaktır. O zaman bu tablonun daha da karamsar bir görünüm vereceği çok açıktır.

Görülüyor ki, yukarıdaki çevrelerin iyimser beklentisinin tersi bir durum söz konusu. Bunun çözümü, aynı çevrelerin önerdiği gibi Eximbank kaynaklarının artırılması veya yeni teşviklerin bulunup devreye sokulması değildir. Çünkü sorun ihraç ürünlerinin arzından değil talebinden kaynaklanıyor. Dünya krizinin yaşandığı bir ortamda ise bu ürünlere talep yaratabilmek o kadar kolay değil. Mümkün bile olsa bunu sağlayacak araçlar siyasal iktidarın denetiminin dışındadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin çıkışı üreteceği ürünlere dış talep bulmaktan geçmiyor. İstenilse de bu pek mümkün gözükmüyor. O zaman yapılacak şey, iç talebi canlandırmaktır. Fabrikalar çalışsın, üretim kapasitesi artsın, yeni yatırımlar yapılsın, insanlar işten atılmasın ve iş bulsun isteniliyorsa başka bir çözüm yok.

Ancak şurası bilinmelidir ki, IMF ile iç talebe dayalı bir büyüme sürecini hayata geçirebilmek kesinlikle mümkün değildir. Gerek kendi deneyimimiz, gerekse başka ülkelerin IMF deneyimleri bunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.