İki coğrafya, bir hikâye
30.07.2017 10:08 BİRGÜN PAZAR
Himani Bannerji, Marx’tan Yeniden Doğmak adlı çalışmasında, Hindistan deneyimine dayanarak, toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf kavramlarını tartışmaya açıyor; evrensel eşit insan inancını ve adalet kavramını sorguluyor

Günnur Aksakal

Zulüm: Güçlü bir kimsenin yasaya veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum.

TDK, zulüm kelimesinin anlamını bu şekilde veriyor. Yeni Türkiye’de, yeniden üretilen tarihin etkisiyle bu kelimeyi İslamcı mağduriyetiyle özdeşleşmiş şekilde görüyoruz: “28 Şubat zulmü,” 1997’de yaşananların hakikaten zulüm olup olmadığı tartışıladursun, biz gözlerimizi bambaşka bir 28 Şubat’a çevirelim. Türkiye’de hiç tartışılmamış bir zulme…
Hindistan’ın Gucarat eyaletinde, 2002 yılında, köktendinci Hindular Ram tapınağı talebiyle düzenledikleri bir eyleme katılmak üzere yola çıkmıştı. Talep, daha önce şaibeli bir şekilde yanan bir camiinin arazisiyle ilgiliydi, arazinin akıbeti henüz belli olmadığı için konu Müslümanlar ile Hinduları karşı karşıya getirdi. Dönüş yolunda eylemcileri taşıyan tren ateş aldı ve 58 Hindu hayatını kaybetti. Sorumlu olarak “azınlık” Müslümanlar gösterildi. Sonradan, ölümlere dışarıdan bir saldırının neden olmadığı anlaşıldı ancak bu, olacakların önüne geçemedi. Hemen bir gün sonra, 28 Şubat’ta, Müslümanlara yönelik bir katliam başlatıldı. Kırımlar, bir iki günlük bir kendiliğinden organizasyon olmanın ötesine geçerek mart ayına yayıldı. Tanıklara göre saldırılara 2 ila 15 binlerce arasında Hindu katıldı. Kılıçlar, zıpkınlar, tabancalar, tüfekler ve bilimum silah kullanılarak pek çok Müslümanın bedeni doğrandı veya yakıldı.


Ülkenin bir bölümü kan gölüne dönmüşken, Hindistan hükümeti ilk müdahale için 72 saat bekledi. Sonuçlar korkunçtu; 10.204 ev, 2.623 işporta arabası ve 10.429 dükkân yakıldı. 1.278 dükkân yağmalandı. Resmî verilere göre 850 ila 1000 arasında, resmî olmayan verilere göreyse 2000 insan öldürüldü. Yaklaşık 2500 insan “kayboldu”. Yani bu süreçte 11 Eylül saldırısında hayatını kaybedenlerden daha fazla insan öldü. Fakat bu insanlık suçu dünya gündemine gir(e)medi.

İnsan hakları ve sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanan raporlar, her kademeden devlet görevlisinin katliama katıldığını söylüyor. Her iki gruptan görgü tanıklarının ifadelerine göre, aktif katılımcıların arasında özellikle polis memurları yer alıyor. Toplu tecavüz, kadınların rahimlerinin kesilmesi ve ceninlerin çıkarılması, çıkarılan ceninlerin kimi zaman yakılması… Hindistan deneyimi, soykırım ve etnik temizliklerde kadına karşı şiddetin özel bir rol oynadığını da gösteriyor.

Himani Bannerji, Marx’tan Yeniden Doğmak adlı çalışmasında, Hindistan deneyimine dayanarak, toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf kavramlarını tartışmaya açıyor; evrensel eşit insan inancını ve adalet kavramını sorguluyor. Etnik milliyetçiliğin, ürettiği vahşiliğin nedenlerine odaklanıyor ve bu tür devletlerin yapabileceklerinin boyutlarını gösteriyor.

iki-cografya-bir-hikaye-327916-1.Hintli yazar, ülkesinde yaşanan katliamı tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Buradan hareketle, kapitalizmin adaletsizlikler ve katliamlarla sardığı bugünkü dünyadan kurtulmak için bir çıkış arıyor. Bu arayışta Marksizmi kılavuz ediniyor; deyim yerindeyse Marx’tan yeniden doğuyor, ve okurlarını buna davet ediyor.

Türkiye’den Hindistan’a: Tersine dünya
Etnik milliyetçi devlet tasavvurunun bir gereği olarak çoğunluğun dışında kalan her kimse, çoğunluğa itaat etmek ve uyum göstermekle mükellef –güzellikle ya da zorla. Türkiye’de yaşanan “uyumlulaştırma” girişimlerine bakıldığında, bu açıkça görülüyor. 28 Şubat 1997 bu girişimlerden biri değil; ancak Çorum, Madımak, 6-7 Eylül, Ermeni kırımı bu örneklerden. Fonda kulağı çınlatan tekbir seslerine, politik konjonktür ve ihtiyaca göre, milliyetçi naralar eşlik ediyor. Aklımızda Türkiye tarihinden bu kesitler, gözlerimiz Bannerji’nin satırları arasında geziniyor.

Ölü bedenler artık insana benzemiyordu: -Kül oluncaya kadar yakılmadıklarında- tuhaf ve içler acısı bir manzara hâlinde, doğuştan üstün ve ayrıcalıklı olma inancına dayanan politikaların yarattığı nefretin derinliğini ve insanlıktan uzaklaşmanın derecesini sergiliyordu.

Communalism Combat gazetesinden aktarılan bu paragraftan anlaşılacağı üzere, canı Müslüman avlamak isteyen tüm köktendinci Hindular, cezasızlığın ve devlet desteğinin verdiği güvenle bu manzarayı yaratmak için çabalıyor, sonunda da zafere ulaşıyor. O günlerde Gucarat’ı saran koku, bize Madımak’tan tanıdık geliyor. O dönem aydınlara ve Alevilere “cehennem ateşi”ni tattıran aynı öfke ve düşmanlık, birkaç yıl sonra başka bir coğrafyada cehennem yaşatıyor.

Sadece etnik soykırım değil yaşanan, beraberinde kültürel bir soykırımı da getiriyor. Yüzlerce cami ve sayısız medrese payına düşeni alıyor zira –en hatırda kalanı şair Veli Gucarati’nin mezarı. Mezar yerle bir edildikten sonra üstü örtülüp yola katılıyor. Ne yazık ki bu da bize Can Yücel’in mezarının başına gelenleri hatırlatıyor. Kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde, yıllar sonra, Sufi bir şair ile “inançsız” bir şair kader ortağı oluyor.

Türkiyeli okur, böylesi bir zulümle sıklıkla yüz yüze gelse de, bu sefer alışılmışın dışında bir gerçeklikte buluyor kendini. Dinler, ırklar, ülkeler değişiyor; devlet zalimliğinin körüklediği ateş hiç değişmiyor.

Öğrenmemek ayıp“okuduğum kitapların hiçbiri öğretmemişti bana nefreti size bunca kini hangi kitap öğretti”
Savaş mağdurları, öldürülen kadınlar, tutuklanan gazeteciler… 2017 Türkiye’si kötülükten ve adaletsizlikten besleniyor. Fakat, bir yanda da bu kötücül düzene teslim olmayanların inadı sürüyor. Teslim olmayanlardan biri Can Kazaz; koca bir nefret çölünün ortasında şarkılarıyla umudu yeşertiyor. Bir “beyefendinin yüksek makamının” insanlıktan daha önemli olamayacağını fısıldıyor usul usul. Sorular soruyor, cevaplar arıyor; insanca yaşamayı diliyor. Örgütlü kötülüğün ortasında bu genç kent ozanının sadece varoluşu bile incelikli bir direniş hâline geliyor.

Yaşadığımız ülkede, her şey o denli sert ve yıkıcı ki, bu fısıltılar bize belki fazlaca naif ve kırılgan geliyor. Bu tür “hümanizm”lerin gerçekliğe dokunmadığını düşünüyoruz. Oysa durum epeydir öyle değil. Himani Bannerji, “hümanizm” de dâhil olmak üzere çoğu kez sömürgeciliğin ve emperyalizmin kirli maşası olmuş pek çok kavramı yeni bir temele oturtabileceğimizi kanıtlıyor. Özellikle günlük yaşama dek inen güzellik arayışının buna nasıl kaynaklık edeceğini öğretiyor. Kimi zaman müzik, kimi zaman edebiyat: Kaçacağımız çok sığınak, deneyeceğimiz çok yol var. Can Kazaz’ın söylediği gibi “öğrenmemek ayıp.”
Marx’tan Yeniden Doğmak “Irk”, Toplumsal Cinsiyet ve Sınıf Üzerine Düşünceler, Himani Bannerji, Haz. Cem Eroğul, Çev. Senem Özdemir, Yordam Kitap, Nisan 2016.

Albüm: Ben Sizden Kaçtım, Şarkı: “Öğrenmemek Ayıp”, Can Kazaz, 2017.