İki kitap birden…
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Meltem Gürle’nin Kırmızı Kazak kitabındakiler bir eleştirmen tarafından yazılan yazılara benzemiyor, ‘hakikatlı bir okur’un yazıları. Çünkü kıskançlıktan eser yok. Bunu niye söyledim, eleştirmen de olsa yazarı bir miktar kıskanır, eser miktar da olsa!

Vecdi Sayar TRT2’de bir sinema programı yapardı. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” dedikleri kadar geçmiş, hayal gibi ve değerli. ‘Filmi cihan değer’ demek de elverir, zira cumartesi geceleri, ki cuma gecesi yalnızlığını atlattıktan sonra, insana şenlik gibi gelir, karnaval duygusu verir, işte o gecelerin şenliğiydi. İnsan yalnızlığıyla bayram eder mi, bazen eder.

Çünkü televizyonda Vecdi Sayar’ın “İki Film Birden” programı başlayacaktır. Sayar, dünyanın kim bilir hangi ülkesinden, hangi gizli yönetmeni, hangi başyapıtları bize 4 saat boyunca izletecektir. Program gece 22.00 sularında başlayıp geceyarısına dek sürdüğü, eh o saatlerde de pek çok insan uykuya daldığı için de koca dünya ve onun uzun cumartesi gecesi de size kalmış gibi olacak, ve gizli kapıları, hazineleri, tavanaralarını, sandıkları açmış bir çocuğun keşif coşkusunu yaşatacaktır. Bu coşkuyu yıllarca yaşattığın için bir kez daha teşekkürler sevgili Vecdi Sayar. Bir zamanlar televizyon varmış, onda da kültür sanat programları, şahane filmler, vb. varmış! Şimdi televizyon bir ayna, bakıyorsun, o da ne, televizyon da sana bakıyor. İki boşluk birbirine bakarsa tamlık olur mu?

“İki Film Birden” programında kimi zaman tematik yakınlıkları olan, kimi zaman aynı yönetmenin, kimi zaman aynı dönemin 2 filmi gösterilirdi. Şu sıralarda okuduğum 2 kitaba dair yazmayı düşünürken aklıma geldi, acaba Vecdi Sayar’ın film programından ödünç, “İki Kitap Birden” başlıklı yazılar mı yazsam? Bunu sorarken yazının neredeyse yarıya yakınını yazmış olduğumu farkettim, bu sorunun en iyi yanıtı da yazmaktır dedim, ve başlamış olduk.

İki kitap birden, çünkü aralarında yakınlıklar var. Bir defa aynı mahallenin çocukları. Aynı mahalle derken, öncelikle siyasal bir gönderme yapmıyorum, o da olabilir, benim bu kavramı kullanışım, o mahallenin adeta sevgi ağacıyla donatılmış olması. Caddeden sokaklara, bahçeden kaldırımlara, parklara, harfler sevgi ağacında çiçek açmışlar, sözcükler o ağacın yaprakları olmuşlar, sayfalar sanki sevgiye uzanan dallar ve kitaplarsa sevgi ağacının göğe varan gövdesi, kökleri.

Önce Meltem Gürle’nin yazıları yayımlandı, Kırmızı Kazak, (Can Y., Ekim 2016). Çok tuhaf bir şey oldu. Meltem’in yazılarını BirGün Pazar ekinde sevinçle, gülümseyerek, özenerek okuyordum. Eski okurlardan olduğum için de gazete, dergi, kesik, ek biriktirmek gibi hayli zorlu, bir o kadar da tozlu bir alışkanlığım vardır. Gerçi son yıllarda sık sık havalandırma eyleminde bulunup, kimilerine yol veriyorum ama, o sırada yenileri de birikmeye ve haliyle tozlanmaya başlamış bulunuyor, “çaresi yok bilirim.”Bu yazıların kitap olarak yayımlanması gerektiğini düşünüp, kitaplarımı yayımlayan Kırmızı Kedi Yayınevi'ne önermeyi düşündüm. Ertesi gün Can Yayınları'ndan Meltem Gürle’nin kitabı, sanki beni duymuş gibi çıktı geldi. Ne mutluluk!

Meltem’in yazılarını okuyacaksınız ve şöyle düşüneceksiniz daha okurken, ‘kitapları kitap yapan biraz da onlar için yazılan yazılardır.’ Doğru. Eleştiri, inceleme, değerlendirme, değinme, tanıtım yazısı, vesaire…Hepsi şart. Ama Meltem Gürle’nin yazıları bunlardan hiçbiri değil. Bir eleştirmen tarafından yazılan yazılara benzemiyor, ‘hakikatlı bir okur’un yazıları. Çünkü kıskançlıktan eser yok. Bunu niye söyledim, eleştirmen de olsa yazarı bir miktar kıskanır, eser miktar da olsa! Oysa Meltem Gürle okuduğu kitapları gezdiği yerler, yediği yemekleri okuduğu kitaplar, ve gezdiği yerleri sanki hep birlikteymişiz gibi yazdığı, anlattığı ve yaşattığı için, sanki kitabın içinde bir yerlerde biz karşımıza çıkacak gibiyiz. Bu nasıl bir duygu? Şaşırtıcı olduğu kadar tatlı bir duygu elbette. Hepimizi kitabın bir yerlerine gizlemiş, hepimize bu kitapta birer rol vermiş, ve hepimiz bu kitabın olmazsa olmaz bir parçası, yani “mütemmim cüz”üymüşüz gibi.

Şiir sokaktadır diyoruz, yazı hayattır demeyi seviyoruz, yolculuktur her şey yazı da yaşam da şiir de demekten baharlı bir sevinç duyuyoruz. Ama bakmayın şairlerin öyle dediğine, bütün hayatları biz yaşayamayız, haliyle bütün kitapları da biz okuyamayız. Ee tamam işte, arkadaşlık ne güne duruyor? Bugüne, bu kitaba. Bizim okuyamadıklarımızın, geçtiklerimizin bazılarını da Meltem Gürle okumuş, ama nasıl okumuş ki, insan o kitabı da kendisi okumuş gibi okuyor, Meltem’in kitaplarla, hayatla ilgili yazdıklarını da kendisi yazmış gibi. Tabii düşüncelerini paylaşmamız da cabası. İnsan işte böyle yazmak istiyor duygusu sürekli. Yani ortak okuma, kolektif göz atma, dayanışmayla yazı çatma gibi bilumum eski usul dünya işlerinin altına, yüksünmemiş, tek başına, ama hepimizin yerine girmiş.

Okur da olsanız yazıyor da olsanız, ilkini aralıksız ikincisini zaman zaman yapıyorum, sahip olmak ve asla kıskanmak babında değil, ama örnek alarak, özenerek ‘ben de böyle bir kitap yazayım’ dediğiniz olur, benim çok oluyor, ama çoğu kere de ‘ben de böyle bir kitap okuyayım’ diyorum. Kırmızı Kazak, elbette ‘incelikleri yüzünden’, sonra da sokakları, otobüsler, kahveleri, olayın büyük kısmı Hisar’da geçtiği ve gençliği Ali Bey’in kahvesinde geçmiş biri olmak hasebiyle, tabii Buenos Aires gibi güzelliğiyle de mühim bir sebepten ötürü, yazarın hoca olmasına karşın sürekli eski güzel üniversite havasını yayan asistan öğrenci konumunu korumasından, aslında illa da sebep uydurmak zorunda bırakmamasından, bazı şeylerin, ne güzel, hiç değişmeden kalıyor olmasından, ben de lise ve üniversite yıllarımda trenleri Cemal Süreya’nın dizeleriyle bekler ve onlardan şiirle aynı anda inerdim, “Toros Ekspresi’nden inmiştiniz/Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği” dizesindeki ‘meçhul ikinci’yi özleyerek ve gençlikten diyelim, ikinci dizeyi “birbirinizden ibaretti ikinizin de kimliği” diye, olmayan ‘birbirimiz’den de çok severek, Meltem Gürle, “Birtakım ‘kızsal şeyler” diyor, ben ona birtakım ‘hissel’, ‘gençsel’, ‘içsel’ şeyleri de ekleyerek, bu arada cümlenin de ipi uçtu gitti, ve bir ‘okur kimliği’ yerine de geçeceğini unutmadan yanımızda gezdirmemiz gereken bir kitap Kırmızı Kazak.

Çok okuyan mı gezer, çok gezen mi okur, soru böyle değildi galiba, olsun, yanıt bence ikisi de. Öyleyse klasik ‘okuyun, okutun’ önerisiyle bitirelim. Geze geze okuyun derim Kırmızı Kazak’ı.

(Bu arada “İki Kitap Birden”in ikinci kitabı Enis Rıza’nın seçtiği fotoğraflara, Ercan Kesal’ın yazdığı yazılardan oluşan Zamanın İzinde(Ayrıntı Y., Şubat 2017) olacaktı, olacak, ama yer kalmadı. ‘Hayır’dan sonra!)

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız