İki Rusya, iki kültürel hikâye
07.12.2018 10:48 BİRGÜN KİTAP
Orlando Figes, ‘Rusya’nın Kültürel Tarihi’ alt başlığıyla yayımlanan Nataşa’nın Dansı’nda, ‘Gerçek Rusya neresi?’ sorusundan hareketle coğrafyadaki politik-kültürel-sosyal dokuyu inceleyip fikirlere ve sanatsal üretimlere dair bir kazıya girişiyor

Kaan Egemen

Rusya, hem coğrafi yayılımıyla hem de yüzyıllara dayanan kökeniyle topraklarında çok çeşitli kültürler barındıran ve sınırlarının genişliği nedeniyle farklı kültürlere dokunan bir ülke.

Sosyal, politik ve kültürel başkalıklarla zenginleşip bunları geleneğe dönüştürdüğü gibi sanatsal üretimlerin lokomotifi haline getiren bir memleketten bahsediyoruz. Söz konusu ulusal miras olunca bu çeşitlilik biraz daha önem kazanıyor. Bu farklılıkları ortaya koyansa Rusya’nın iki ana eksene bölünmesi: Köylü-geleneksel ve Avrupalı Rusya.

Orlando Figes, ‘Rusya’nın Kültürel Tarihi’ alt başlığıyla yayımlanan Nataşa’nın Dansı’nda, ‘Gerçek Rusya neresi?’ sorusundan hareketle coğrafyadaki politik-kültürel-sosyal dokuyu inceleyip fikirlere ve sanatsal üretimlere dair bir kazıya girişiyor.

‘Lanetli’ sanatçılar
Figes’in araştırması, Avrupalılık ve geleneksellik ayrımıyla genişlerken sanatçı-edebiyatçı kesim ile kırsal bölge kültürü arasındaki duvarları ve geçişkenliği ortaya koyuyor. Hal böyle olunca coğrafyanın ilk sahiplerinden Cengiz Han’a, 1800’lerdeki aydınlanmadan Sovyet deneyime, Çarlık’tan bugüne ve Rusya dışındaki Rusya’ya dek önemli duraklara uğruyor yazar.

Buralarda gezinen Figes’in karşısına, ulusal değer ve fikir topluluğu yaratma çabasındaki isimler çıkıyor: Çehov, Puşkin, Tolstoy, Gogol, Dostoyevski, Stravinski, Chagall, Mandelstam, Nabokov, Pasternak, Kandinski, Turgenyev, Ahmatova vb.

Bu isimlerin tamamı, eğitimleri nedeniyle geleneksel-kırsal Rusya’dan, önemli bir bölümü ise siyasi görüşlerinden ötürü resmi Rusya’dan dışlanıyor ya da yalnızlaştırılıyor. İşte Avrupalılık-geleneksellik ayrımı bu noktada işlemeye başlıyor.
Ayağının biri Avrupa’ya bassa da geleneksellik, Figes’in deyişiyle ‘köylülük-kırsallık’, Rusya’da hayli etkili. Bu yüzden yazar, “Rusya, kültür tarihçisini yüzeydeki sanatsal görüntünün altını irdelemeye davet eder” deyip ekliyor: “Son iki yüzyıldır Rusya’da sanat, parlamentonun veya özgür basının yokluğunda siyasi, felsefi ve dini bir tartışma alanı olarak hizmet görmüştür.”

Figes, Rusya’nın kültürel ve siyasi tarihine baktığında, sanatçılara ahlaki liderlik ve ulusal kehanette bulunma görevi yüklendiğini görüyor. Devletin gözünün, belki de hiçbir ülkede olmadığı kadar sanatçıların üzerinde gezindiği Rusya’da, politikacılar gibi “Gerçek Rusya hangisi?” ve “Rusya’nın dünyadaki amacı ne?” diye sordukça ‘lanetleniyordu.’ Kısacası sanatçılar ve onların tepesine dikilen politikacılar, Rusya’nın iç yaşantısını temsil ettiği gibi onunla mücadeleye girişmişti. Sanat eserlerine fazlasıyla yansıyan bu durum Figes’in tam olarak odaklandığı şey: İki Rusya ve iki kültür ortamı. Bunlar nasıl bir araya geldi, hangi noktalarda birbirinden ayrıldı?

Rus mizacı
Figes’e göre Rusya’nın bu bölünmüşlüğü ve oradan doğan etkileşim, özellikle 19. yüzyılda sanat eserlerinde kendisini gösterdi. Başka bir deyişle iki ulusal kültürün kayda geçirilmesini sağladı.

Yazarın vurguladığı gibi sanat eserlerinin önemli bir kısmında yer verilen ve devletten daha dayanıklı olduğu yıllar içinde tescillenen Rus mizacı; geleneklerle, yerelliklerle, duygularla, içgüdülerle ve ülkenin Avrupa’ya dönük yüzünden gelen esintilerle şekillenip coğrafyanın siyasi, kültürel ve sosyal ‘kaderini’ belirledi: “Bu tarifi zor mizaç (...) halkına, tarihlerinin en karanlık anlarında bile ayakta kalmasını sağlayacak bir maneviyat verip 1917’den sonra Sovyet Rusya’dan kaçanları birleştirmiştir.”

Bu genellemeye rağmen Figes, Rus sanatçıların Kıta Avrupası’nda ve Amerika kıtasında tektipleştirilerek bireyselliklerinin es geçildiğine dikkat çekiyor. ‘Otantik Rusya’ imajı veya algısına hapsedilmeye uğraşılan sanatçı ve yazarların iç içe geçen kimlikleri, beslendikleri kültürel iklim ve gelenekler de belli bir noktadan sonra aynı kesim tarafından flulaştırılıyor.

Figes de Nataşa’nın Dansı’nda, bu açmazların ya da birörnekleştirme girişimlerinin farkında olarak “kültür yorumuna giriştiğini” ifade ediyor. Diğer bir deyişle Rus kültürel kimliğinin oluşum aşamalarını politik-sanatsal-sosyal bağlamda inceliyor. Buna, tarihsel öneme sahip kentleri (St. Petersburg, Moskova vd), Rusya’nın geçmişini, ülkenin bugününü belirleyen olayları ve kişileri de ekliyor yazar. Sonuçta iki Rusya’nın kültürel-sanatsal hikâyesinin kökenleri ve motifleri ortaya çıkıyor.