İkinci dalga faşizm
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Bugünlerde memleket ahvalini yalnızca iç dinamiklerle ya da Ortadoğu bağlamında tartışmak epey revaçta. Hal böyle olunca da kentleşme, orta sınıflaşma, iletişim mecralarının artması, tabandan gelen ‘demokratik’ taleplerin çoğulluğu gibi bir dizi parametreyi öne süren bazı mürekkep yalamışlar ülkeye “Türk tipi faşizm” gelme ihtimalini uzak gördüklerini beyan ediyorlar. Gidişatı en fazla ‘otoriterleşme’ olarak tanımladıklarından çözümü de hukuk devletinin yeniden tesisi ve kuvvetler ayrılığı mekanizmalarının sağlıklı çalışmasında buluyorlar. ‘İyi işleyen’ kapitalizm ve liberal özgürlükleri temel alan ve her ikisi de mevcut olduğunda demokrasinin geleceğini varsayan bu paradigma bugünün dünyasında anlamlı mı? Dünya siyasetine makro bir bakış sözünü ettiğimiz paradigmanın çöktüğünü gösterecek kanıtları önümüze seriyor.

Huntington, meşhur kitabı Üçüncü Dalga’da 20.yüzyıldaki demokratikleşme pratiklerinin kendince genel seyrini ortaya koyuyordu. İki tane “ters dalga” tespit eden Huntington, Almanya’da ve İtalya’da faşizmin yükseldiği dönemi ilk ters dalga olarak tanımlamıştı. Bu benim sınıflandırmamda birinci dalga faşizme denk düşüyor. Hitler ve Mussolini’nin tek başına ‘başardığı’ bir iş değildi faşizmi Avrupa’nın kalbine saplamak. 1920’lerden itibaren Avrupa’da ve çeperinde faşizmin ayak seslerine dair alametler birikmişti. 1929 krizi otoriter rejimlerin güçlenmesinde itici güç oynadı. Uzun bir tarihi olan anti-semitizm, küçük burjuvazinin tatminsizliği, emek örgütlerinin etkinliğinin sermaye ve devlette yarattığı tedirginlik derken Batı’da liberal demokrasiler bir bir çöktü. 1930’ların Fransa’sı ya da İskandinavya’sı belki faşizm altında inlemiyordu ama hiç de demokrat sayılmazlardı.

Antisemitizmden göçmen karşıtlığına

1920’lerin genel havası nasıl 1930’ları belirlediyse, 2000’nin ilk on yılında yaşananlar da büyük ölçüde bugünü belirliyor. 11 Eylül sonrasında dünya hızla ikinci dalga faşizm tehdidine doğru sürüklenmeye başladı. Şimdi alametler çok daha belirgin. Doksan yıl önce antisemitizm, faşist hareketlerin çekirdeğini oluşturuyordu şimdi ise göçmen karşıtlığı. ‘Batı hümanizmasının’ başkentlerinde göçmenlere yönelik nefret politik bir tahkimat unsuru. Aynı zamanda hem yasal hem de fiili saldırılar her geçen gün artıyor. Stockholm saldırısı ve Danimarka’da göçmen yasası örneklerden birkaçı sadece. Sosyal devletin tahribatıyla hak kaybını uğrayan emekçileri göçmen karşıtlığı üzerinden politikleştiren aktörler çoğaldı. Hemen hemen her yerde ‘güvenlik devleti’ uygulamaları gündelik yaşamın akışını kesintiye uğratıyor.

Batı’yı unutun

İkinci dalga faşizm böyle bir zamanda Türkiye’ye AKP-Saray elbirliğiyle çörekleniyor. ‘Dışarıdaki’ süreç, ‘içeride’ olup biteni besleyecek ve tehlikeyi büyütecek unsurlar içeriyor. O nedenle AB’den ya da Atlantik’in öte yakasından zaman zaman Saray’ı ve AKP’yi eleştiren seslerin siyasi ‘yaptırım’ boyutuna varmayacağı belli. Şu koşullarda Türkiye’deki demokratların Batı’dan güçlü bir destek alması hayal.

Batı’daki göçmen karşıtlığının buradaki izdüşümü Kürtlere yönelik öfke. PKK saldırıları bu öfkenin iktidarca yeniden kullanılması için zemin hazırladı. Öte yandan yeni anayasa tartışması, savaş ortamında tekrar gündeme geldiğinden “devlet ile milletin kaynaşması” gibi faşizan bir ideal sürecin lokomotifi olan aktörlerce rahatlıkla dile getirilebiliyor. Saray-AKP anayasasına destek için seferber olan güçler arasında hem iktidar yanlısı sendikaları hem de işverenleri görmek mümkün. Böyle bir zeminde muhalefet partileri, anayasa oyunu içinde yer alarak kendi sonlarını hazırlıyorlar.

İkinci dalga faşizmin toplumun tüm kılcallarına kadar yayılması daha geniş çaplı bir savaş senaryosu ile mümkün olabilir. Batı’daki faşistler kendi topraklarında böylesine bir savaşı göze alamazsa da Türkiye’de durum oldukça farklı. O nedenle barışı savunmak, faşizme karşı mücadelenin olmazsa olmazı.

Şunu da hatırlatmak şart, 12 Eylül ve benzeri saldırılar öncesinde çok daha örgütlü bir toplum vardı ancak darbe sürecine göğüs geremedi. Bugün demokrat ve sol çevreler geçmişe kıyasla çok daha dağınık. İlk hedef bu dağınıklığın üstesinden gelmek yolunda atılan adımlara omuz vermek olmalı.