İkinci yılında Gezi: Öyle yılgın durma / Sen de katıl şarkıya!
Murat Meriç Murat Meriç

28 Mayıs 2013, benim için önemli bir gündü: Yıllardır beklediğim, dinlemek istediğim bir ismi, Itzhak Perlman’ı dinleyecektim. Biletimi çok önceden almış, bir süredir gerçekleştirmek istediğim Antalya seyahatimi ona göre planlamıştım. Konserden hemen sonra, 29 sabahı Antalya’ya uçacak, Kaş’ta iki gece geçirdikten sonra 31’inde Ankara’ya geçecek, iki gün Nefes’te çalacak ve 2 Haziran’da İstanbul’a dönecektim. Normal şartlarda yolculuk böyle gerçekleşecekti ancak şartlar bir anda değişti. 27 Mayıs’ta, Gezi Parkı’nda yapılması planlanan Topçu Kışlası için ilk ağaç kesimi yapıldı. Sonradan “üç beş ağaç taşınacaktı” diye kıvırdıkları kesimler… Oysa, Gezi işgalinin sürdüğü günlerde, “Topçu Kışlasını da dikeceğiz, AKM’yi de yıkacağız” diyen, bizzat dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dı. Tepkiler üzerine Topçu Kışlası planını “şehir müzesi”ne dönüştürdü, AKM yıkımını da “yıkıp yerine barok bir opera binası yapacağız”a çevirdi. Sonrası yalanlarla dolu… “Camiye ayakkabılarıyla girdiler, orada içki içtiler ve fuhuş yaptılar”dan “Kabataş’ta türbanlı bacımıza saldırdılar”a uzanan bir sürü yalanı saymaya kalksak hem yazı tatsızlaşır, hem gereksizce uzar. İyisi mi, ben, 31 Mayıs 2013 gecesine döneyim…

Öncesi şöyle: Konser günü, ağaçların kesilmesi üzerine, Taksim Dayanışması, şu çağrıyı yaptı: “Gezi Parkı için nöbetteyiz. Bu akşam 19:00'da Taksim Gezi Parkı'nda toplanıyoruz.” Gittik. Çadırlar kuruldu, “konsere gitmeyebiliriz” denildi ancak ortalık sakin görünüyordu. Konser sonrası yeniden Gezi’ye uğradık: Çadırlar yerindeydi, insanlar eğleniyordu, ortam “güzel”di. Ertesi sabah uçacağım için, “dönüşte görüşürüz” diyerek eve döndük. 29’unda Antalya’ya indim, oradan Kaş’a geçtim, Gezi ile sürekli temasta kalarak iki gün geçirdim. İlk gecenin sabahında, Gezi’ye saldırı haberi geldi: Sabah 5’te polis sinsice baskın yapmış, insanlar uykularından gazla uyandırılmış, çadırlar yakılmış… Uzakta, neler olduğunun pek farkına varamadık. Nitekim, ertesi günün sabahında olayın vehameti ortaya çıktı.

31 Mayıs sabahından söz ediyorum… Gezi’nin yeniden basıldığı, şiddetin artırıldığı sabah. Kaş - Antalya - Ankara hattındaki yolculuğun nasıl geçtiğini anlatmayacağım; mümkün değil çünkü. Aklımız İstanbul’da, sürekli haber almaya çalışarak geçen yolculukta, o haftaki BirGün Pazar’ın kapağını süsleyecek “Direne Direne Kazanacağız” başlıklı yazıyı yazdım. Öfkeliydim, hınçlıydım ve geçmişte yapılmış isyan şarkıları üzerinden bağlantı kurarak “olay”ı anlatmıştım. Sonraki haftalarda, Gezi şarkılarının da ortaya çıkması üzerine, bu yazıları sürdürdüm. Radyo Babylon’da, üç hafta süren bir “Gezi belgeseli” yaptım. Bu süreçte bizzat Gezi’de olduğumu söylememe gerek yok sanırım. Sadece ben değildim üstelik Gezi’deki: Yıllar önce kaybettiğim arkadaşımla orada karşılaştım, çok sevdiğim hatta sevmediğim insanları gördüm ve Çanakkale’den gelen annemle babamı oraya götürdüm. Kalabalıktık. Şarkılar söyledik, güldük, eğlendik. Arada bol gaz yedik ama mizah, bütün direniş boyunca her türlü şeyin önüne geçti ve bize güç verdi. Şüphesiz acılarımız da oldu: Tanımadığımız insanların ardından gözyaşı döktük. Ali İsmail’den Berkin’e, Ethem’den Abdullah’a, acısını kalbimizde duyduğumuz arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz oldu. Gezi, bizi “bir”leştirdi.

31 Mayıs gecesi Ankara’daydım. Çalıyordum. Bir yandan aklım Gezi’deki arkadaşlarımın yanındaydı ve çalarken, telefondan onları takip ediyordum. Bir an, İzmir’den, Göztepe ve Karşıyaka taraftarlarının aynı otobüste İstanbul’a doğru hareket ettiğini söyleyen tweet düştü önüme. Durdum, aklıma ilk gelen şarkıya uzandım, onu çaldım ve programı yarıda keserek ilk otobüsle İstanbul’a geldim. Otogara giderken ilk gazı Kızılay’da yedim, İstanbul’a indiğim an, kesif bir gaz kokusu karşıladı beni. Duman (“Gezi şarkıları” furyasını başlatacak olan) “Eyvallah”ı YouTube üzerinden direnişe armağan etmişti, indiğimde insanların Boğaziçi köprüsünü yürüyerek geçtiğini öğrendim. Sonrasında hızla olaya dâhil oldum. Bugün, tuhaf bir “nostalji” ile baktığımız Gezi direnişi, çok canımızı yaktı. Başlayan, bitmeyen, hâlâ devam eden bir süreç bu.

Ankara’yı terk etmeden önce çaldığım şarkı, Yeni Türkü’nün 1988 tarihli “Yeşilmişik” albümündeki isyan şarkısı “Haydi Gel”di. Bir anda aklıma geldi. Sözlerini Meral Özbek’in yazdığı “Haydi Gel”, üniversite yıllarımda dilimden düşürmediğim şarkılardandı. Gazın henüz kullanıma girmediği, coplarla saldırıldığı yıllardı ve böyle şarkılara ihtiyacımız vardı. Sözleri, güç veriyordu: “Öyle suskun durma / Kaldır başını yukarı / Tek başına konuşmak / Çaredir sanma // Öyle mahzun durma / Sen de katıl çoşkuyla / Seyretmekle hayatın / Renklenir sanma // Haydi elele / Dalga dalga / Yürüyelim yollarda / Haydi elele / Dalga dalga / Dansedelim yollarda // Yürüyelim şarkılarla / İsyan ederken / Yürüyelim alkışlarla / Meydan okurken…”

Gezi direnişi sırasında pek çok şarkı yayımlandı. Sayısı yüzlerle ifade edilen, bir kısmı komik, bir kısmı acıklı, bir kısmı dinlenemez şarkılar… Aralarında elbette güzelleri de var ama benim için Gezi’nin iki şarkısı vardı. İlki sözünü ettiğim Yeni Türkü şarkısı, ikincisi de Tanju Okan’ın 1978’den kopup gelen “Parkta Yatıyorum”u. İkincisini anlatmayacağım, yazının sonunda Yeni Türkü şarkısını tamamlayayım: “Öyle yılgın durma / Sen de katıl şarkıya / Yeni hayaller için / Vakit geç sanma // Öyle yalnız durma / Gel bizimle yollara / Bir başına direnmek / Çaredir sanma…”

Gezi’de çok şey gördük. En başta, karşımızdakine saygı duymayı öğrendik. Sonrasında bir kısmımız bu yetisini yine kaybetti ama olsun: Gezi, insanları eğiten, insanlaştıran bir süreç olarak tarihe yazıldı. Bugün, o günü anarken, aklımdan geçen tek bir cümle var: Bu daha başlangıç… Sahi, neden durduk?