İktidar gövdeleri sever, bedenleri değil
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
İstesek de istemesek de bize verilmiş ve birlikte hareket etmek, taşımak zorunda olduğumuz bir bedenimiz var

İstesek de istemesek de bize verilmiş ve birlikte hareket etmek, taşımak zorunda olduğumuz bir bedenimiz var. Ama bu bedenle asla yetinmeyiz ve yeniden üretiriz. Beden, içinde yer aldığımız toplumsal, psişik kuvvetlerle birlikte, iktidara rağmen uzam içinde yarattığımız bir şeyse, ürettiği ürünler de bedenin uzam içinde yayılmasını sağlayan araçlardır, uzantılarıdır. Kapitalist sistem, insanları üretim araçlarından ve emeklerinin ürünlerinden kopardıkça, uzantılarından da yoksun bırakır. Hem işçiler hem de sanatçılar, ürettikleri metalar gibi metalaşmış nesnelere dönüşmüşlerdir. Ürettikleriyle bağlantısı koparılmış insan, bu dünyaya her dokunmak istediğinde uzuvları kesik birinin çaresizliğini hisseder. O yüzdendir bitimsiz yalnızlık duygusu ya da yitik bir nesnenin ardından duyduğumuz derin melankoli. Dokunmak için ürettiğim ve uzattığım her uzuv sistem tarafından kesilir ve kendimi, budandıkça budanan güdük bir gövde gibi duyumsarım.

Gövdenin bir şekli var
Dolayısıyla beden ve gövdeyi eşanlamlı kullananlar, büyük bir yanılgıya düşerler. Bitkibilimde gövde, ağacın dallarını taşıyan ve kök tarafından desteklenen, kalın bir kabukla kaplı ana eksene verilen addır; başsız ve uzuvsuz insan gövdesinin sanat ve anatomideki karşılığı ‘torso’dur. Beden ise, tüm uzantılarıyla birlikte bir kudretin uzam içinde olabildiğince yayılması. Gövdenin bir şekli vardır; ama durmadan kendini üreten ve uzantıları aracılığıyla başka bedenlerle bağlantılar kuran beden şekilsizdir; kudreti elverdiğince, biçimi sürekli değişen amorf bir yapıdır. Bağlantılar kurdukça, ilişki kurduğu diğer doğal ve toplumsal bedenlerle birlikte devasa ve amorf bir bedene dönüşür. Bu yüzden iktidar gövde politikası uygular ya da Michel Foucault’nun tabiriyle anatomo-politika. Bedenlerin uzantılarını budayarak onları güdükleştirir ve torsolar haline getirir. Anaokulunda çiçek gibi uslu durmayı, biraz büyüyünce de hazır ola geçmeyi öğrendik. Yasalarıyla, toplumsal ağın içindeki bedenleri gövdeler halinde yalıtır. Bağlantılar kurarak baş edilemez hale gelen canavarın ortaya çıkmasını önlemek için bedenleri budamak ve yalıtmak zorundadır.

Ve iktidarın gövde politikasını içselleştiren bireyler, kendilerini bir gövde olarak tasarlarlar. Keşke günümüzde beden takıntısı yaşasaydık; yaşanan, gövde takıntısıdır. İnsanlar bedenleşmek yerine, iktidarın söylemini içselleştirerek gövdeleşmeyi tercih ediyorlar. Tüm diyet programları, vücut geliştirme çabaları, gövdeleşmenin sonucudur. Güzel ve bakımlı gövdelerden geçilmiyor ortalık, ama kimse kimseye dokunmuyor, çünkü bu gövdelerin uzuvları, dalları, uzantıları yoktur. Dallarıyla uzamın içine yayılan, sınırları ihlal eden bir bedenin, bedenleşmenin çirkin olduğu öğretildi bize. Güzel gövdelere sahip olmak uğruna, peyzaj mimarı-iktidarın budama makasına teslim olduk.

Kudretli bir beden
Bir tarafta kalın kabuğu içine kapanmış, güçsüz bir gövde; diğer tarafta ise olabildiğince kendini uzamın içinde yayarak başka bedenle bağlantılar kuran kudretli bir beden. Karı koca birlikte çalışan Amerikalı sanatçı grubu, Holly Lentz’in ürettiği parlak, güzel ‘torso’lar aldatmasın sizi; Rus ressam Chaim Soutin’in “Sığır Gövdesi” (1926) tablosundaki gibi budanmış, güdük gövdelerimiz, hep keder üretir; kudretli bedenlerimiz ise neşe. Bu iki duygu arasında salınan bir sarkaç gibiyiz. İktidar tüm uzantılarından budanmış gövdeyi sevdiği için sarkacı keder ucunda sabitlemek ister. En korktuğu şey, bedenlerin birbirine eklenerek bir neşe seline dönüştüğü ve iktidarı alaşağı ettiği devrim anıdır. Ve bu an, gövdelerin değil, bir beden denizi içinde bedenleşmiş, dalgalanan bedenlerin anıdır; gövdenin sınırları ihlal edilmiştir. İktidar bunu çirkin bir canavara benzetecektir, benzetsin. Bizim canavarımız güzeldir. Gerçeküstücülüğün babası Alfred Jarry ne demişti: “Ben kendine özgü, tükenmez her güzelliği canavar olarak tanımlarım.”