İktidarın rengi nedir? Belli ki kırmızı değil!
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Pembe/mavi ayrımındaki gibi kodlar üzerinden kurulan renk-cinsiyet ilişkisi tümüyle yapay ve kültürel bir olgudur. Ama her türlü kültürel-ideolojik yapıdan bağımsız olarak, örneğin Gezi 2013’te polisin yakın mesafeden gaz sıktığı ‘kırmızılı kadın’ın hem kırmızı hem de kadınlık dolayımıyla o sırada orada bulunan en ‘canlı’ varlık olduğunu kabul etmek lazım –eril şiddete karşı dişil yaşamsallık... Belki de bu yüzden kıyafet ve aksesuarda kırmızıyı en çok kadına yakıştırıyoruz.

Kırmızı ayakkabıların dişilikle ilişkisine dair en meşhur anlatı galiba ünlü Andersen masalı, Kırmızı Ayakkabılar: İhtiyar bir kadın, çıplak ayakla dolaşan fakir kız çocuğu Karen’a kumaş ve deri parçalarından kendi eliyle yaptığı bir çift kırmızı ayakkabı hediye eder. Tam da o gün kızın annesi ölür, cenazeye bu ayakkabılarla katılır. O sırada orada bulunan zengin bir yaşlı kadın kızı evlat edinir, ilk işi de ‘uygunsuz’ kırmızı ayakkabıları yakmak olur. Ayakkabılar kızın içinde ukde olarak kalmıştır. Yıllar sonra, kiliseye kabul töreni için alışverişe çıktıkları bir gün Karen pazardaki kırmızı ayakkabıları çok beğenir, gözleri artık iyi görmeyen kadına rengini belli etmeden ayakkabıyı aldırır. Ertesi gün kilisedeki törende herkesin gözü kızın ‘uygunsuz’ ayakkabılarındadır. Sonunda kilisenin kapısındaki bir eski askerin de yardımıyla ayakkabılar gücünü gösterir, kız çılgınca dans etmeye başlar. Günlerce gecelerce durmadan dans eden Karen bu azaptan ancak ‘günahlarını itiraf edip’ ayakları kesilerek kurtulabilecektir.

Andersen’in ilginç bir tonla vurguladığı ‘günah’ın detayları belli değil, ama masal özünde kadından kadına aktarılan bir güç ve ahlaksal kodlarla ilgili bir anlatı sunuyor. Kadınların dişiliklerini kontrol ederek birbirlerini ahlaklı kılması gerektiğini söyleyen masalın belirleyicisi –yazardan ayakkabıların çıldırmasına yol açan kilisenin kapısındaki uzun sakallı ‘ata’ya kadar- tabii ki erkekler...

İçinde Karen’ın kanlı ayaklarıyla dans ederek uzaklaşan ayakkabılar daha sonra Oz Büyücüsü’nde (1939) ortaya çıkar: Dorothy’nin Oz diyarında edindiği ilk şey, evle birlikte üstüne düşüp öldürdüğü Doğu’nun Kötü Cadısı’nın kırmızı yakut pabuçlarıdır. Film boyunca bu ayakkabılar üstüne ve tamamen kadınlar arasında dönen bir güç savaşı izleriz: Pabuçların ilk sahibi Doğunun Kötü Cadısı, yeni sahibi Dorothy, ölü cadıdan genç kıza aktarımı sağlayan Kuzeyin İyi Cadısı ve hırsla pabuçların peşinde koşan Batının Kötü Cadısı... Öykünün katmanları arasında görünmezleşmesine rağmen anlatının iskeletini bu kadınlar arasındaki dişil güç savaşı ve kuralların aktarımı oluşturmaktadır. Böylece aslında bir tür cadıya dönüşen Dorothy kırmızı pabuçların da yardımıyla Oz diyarında ilerleyerek rakibi olan kötü kadını alt eder, üç erkeğin hayatını değiştirir -erkeklerden birinin akıl, birinin kalp ve birinin de cesaret sahibi olmasını sağlamıştır. Kadınlık gücünün aktarımına dair bu ilginç öykü de erkek elinden çıkmıştır.

Bu hafta kırmızı ayakkabıları ‘At the Devil’s Door/Şeytanın Kapısında’ sayesinde sinemada görebilirsiniz. Bu filmde şeytanın hedefi tercihini kırmızı ayakkabıdan yana kullanan kadınlardır -öldürmek için değil döllemek için... Her şey Hannah’nın 500 dolar karşılığı ruhunu şeytana satmasıyla başlar. Kızın yaptığı ilk şey bir çift kırmızı ayakkabı almak olur. İntihar ederken de ayağında bu ayakkabılar vardır –Hannah dişiliği yerine canından vazgeçiyor oysa Andersen’in kahramanı Karen baltalı adama “Ne olur kafamı kesme, ayaklarımı kes!” diye yalvarmıştı...

Öykü sırasıyla Hannah, sonra kırmızının değişik tonlarında -tıpkı Kore korku filmi The Red Shoes’daki (2005) gibi- ayakkabılar giyen Vera ve finalde küçük bir kız üzerinden dişil gücün aktarımıyla ilerler. Filmde şeytanın öldürdüğü tek kadın vardır, o da Vera’ya giden yolda bir durak olduğu ve buradaki kırmızı ayakkabı aktarımına dahil olmadığı –kısırlığından dolayı yeterince ‘dişi’ olamadığı- için ölür... Tabii bu filmi tasarlayan da bir erkektir.

Kırmızılı kadına dönersek... Asıl güç savaşını Gezi 2013’te çekilen o fotoğrafta görebilirsiniz. Ama bir farkla: Gazcı biraderlere RTE babaları tarafından aktarılan gücün acziyetini gösteren bu anlatıyı bir kadın yazmıştı. Bu da demektir ki, ileride kırmızı ayakkabılarla çok farklı biçimlerde karşılaşabiliriz. Öyle umut edelim.