IMF’ye olan borcu daha fazla borçlanarak ödediler
25.03.2017 09:10 EKONOMİ
Prof. Dr. Aziz Konukman, AKP döneminde Türkiye’nin hızla borçlandırıldığını; partili cumhurbaşkanlığı sisteminin halka fayda değil, aksine zarar getireceğini vurguladı

MUSTAFA KÖMÜŞ

Partili cumhurbaşkanlığı sistemi için 16 Nisan’da yapılacak olan referandum öncesinde kamuoyu araştırmalarında ‘Hayır’ oylarının önde gözükmesi üzerine AKP-Saray çevresi çalışmalarını hızlandırdı. Bir yandan iktidarın emrine amade olan medya ‘Evet’ cephesinin demeçlerini öne çıkarırken, diğer yandan da iktidar haddi hesabı olmayan bir şekilde reklam kampanyasının startını verdi. Sokaklar ‘Evet’in ülkede ekonomik kalkınma ve refahı hızlandıracağını gösteren afişlerle donatılmış durumda.

Hükümetin referandum kampanyasında halkın önüne sürdüğü ekonomik öngörüler ne kadar doğru? Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Aziz Konukman'a göre, hükümetin ekonomi argümanları gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzak ve 'partili cumhurbaşkanlığı' modelinin halkın faydasına olmayacağı oldukça açık.

»AKP iktidarının 15 yıllık döneminde Türkiye ekonomisinin performansını nasıl değerlendirmek gerekir? Geçmiş dönemlere oranla, kayda değer bir iyileşme var mı?
AKP dönemini ikiye ayırmak lazım. Birincisi 2003-2007 arası ekonominin ortalama yüzde 7 büyüdüğü... Bu büyüme istihdam yaratmayan, sıcak paraya dayalı bir büyüme. Buradan kastım şu: Büyüme yeteri kadar istihdam yaratmıyor. Özellikle son dönemde bu daha da zorlaştı. Türkiye’nin büyüme hızı düşünce, istihdam yaratma kapasitesi daha da azaldı ve işsizlik rakamları birden çift haneli yüzdelere doğru ilerledi. İkincisi, bu büyüme inşaat odaklı bir büyüme. Mustafa Sönmez'in deyimiyle, betondan bir sermaye birikimi var. Kendi iç kaynaklarına dayalı bir büyüme söz konusu değil, bunun altını çizmek lazım. Daha sonra da 2009 Krizi’nin de etkisiyle yüzde 4,7’lik bir küçülme var. Burada ciddi bir düşüş var. Dolayısıyla sıcak paraya dayalı bir büyüme artık eskisi gibi sürmüyor. Geri dönüşler de başladı. Burada ciddi bir problem var. Modelde değişiklik mi düşünürler, başka bir şey mi düşünürler bilemem, ama sistemin tıkandığı belli.

»'Evet' kampanyasında, partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle birlikte ekonominin hızla büyüyeceği, parlamenter sistemin ekonomiye pranga olduğu gibi görüşler dillendiriliyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Ekonomide kalkınmanın gerçekleşmesi için partili cumhurbaşkanlığı sistemi gerekli mi?
Bu konuda ülkelerin siyasi rejimiyle ekonomik performansı arasındaki ilişkiyi inceleyen bir literatür var. Bir tanesi daha önce BirGün’de de yayımlandı, Prof. Dr. Gülçin Özkan’ın çalışması. Hemen bütün ekonomik performans kriterlerinde parlamenter sisteme sahip olan ülkeler, başkanlık rejimiyle yönetilen ülkelerden daha ileride. Bu çalışmalara yönelik eleştirilerim saklı kalmak kaydıyla söylüyorum. Çünkü bir performans kriteri söyleyeyim; kamu harcamalarının milli gelir içindeki büyüklüğü ve sosyal harcamalar başkanlık sisteminde düşük, parlamenter sitemde yüksek. Neoliberal politikaları uygulayan bir ülkede bu kalemler küçük olur. Çünkü neoliberalizm minimal bir devlet öngördüğü için bunları kısması gerekir. Liberaller bu durumu başkanlık sisteminin avantajı olarak değerlendirir. Çalışmaların çoğunda, sermaye birikim modeliyle ilişkilendirme yapılmıyor. Örneğin çalışmaların önemli bir kısmında 1950 ile 2000 yılları arasındaki performansı inceliyorlar. Halbuki 1950’den 1980’e kadar Fordist sermaye birikimi var. 1980’den sonra post-fordist sermaye birikimi var. Bu iki birikim modelinin öngördüğü kamu politikaları farklı.

imf-ye-olan-borcu-daha-fazla-borclanarak-odediler-263788-1.
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Aziz Konukman

»Araştırmalar halkın alım gücünün AKP iktidarı döneminde zayıfladığını gösteriyor. Buna karşın meydanlarda "IMF'ye borcun sıfırlandığı" söyleniyor. IMF'ye borç sıfırlandıysa halk neden yoksullaşıyor?
Bu şuna benziyor, sizin büyük bir borcunuz var başkalarına ama kamuoyu önünde de IMF borcu önemli, çünkü o prestij. Siz diğer alacaklılardan yine borç alıyorsunuz, IMF borcunu ödemek için. IMF’ye olan borcu sıfırlıyorsunuz ama borç yükünüz giderek artıyor. Türkiye’nin durumu bu. Galiba son rakam 416 milyar dolar. Bunun 3’te 2’si özel sektörün, 3’te 1’i kamunun. Borç yükü bu kadar yükselen bir ekonomi varken, IMF’ye olan borcun sıfırlanmasının ve bununla övünmenin bir anlamı var mı? Kaldı ki, IMF’ye olan borç hiçbir zaman normal borçlar içinde yüksek bir oranda değildir. IMF başka yerlerden borç alabilmenin yeşil ışığıdır. IMF’nin verdiği krediden çok IMF’nin programını yerine getirirseniz, diğer kaynaklara daha rahat ulaşabilirsiniz. IMF anlaşmaları bu işe yarar. Dolayısıyla IMF’ye borcu ödedik, halkımız rahatladı diye bir analiz hiçbir bilimselliğe uymuyor.

»Halkın 'hayır' iradesini ortaya koyması ekonomiyi daha da kötü hale getirir gibi görüşler de var, bu görüş doğru mu? Halkın önüne böyle bir argüman getirmek, iktidarın ekonomideki sorumluluğunu üstünden atma çabası olarak değerlendirilebilir mi?
Tam tersine bir madde söyleyeyim size, anayasa değişikliği teklifinin 15’inci maddesi, bütçe hakkını düzenleyen bir madde. Rezalet bir durum var. Burada bütçe cumhurbaşkanı tarafından hazırlanıyor.

Reddedilmesi durumunda parlamenter sistemde hükümet güvenoyu alamaz. Bu değişiklikteyse, cumhurbaşkanının bütçesi reddedilse bile eski bütçenin üzerine yeni değerlendirme oranı kadar ekleme yapılıyor ve yeni bütçe yapılıyor. Böylece tamamen parlamento devre dışı bırakılıyor. Halbuki Magna Carta’dan beri kralın topladığı vergiyi halk adına parlamento alır. Daha sonra kamu harcama yetkisi halk adına parlamentoya veriliyor. Son hali de bütçenin yıllık olma yetkisidir. Yani bütçe hakkı büyük mücadelelerle parlamento tarafından alındı. Şimdi biz bunu yerle bir ediyoruz, tekrar tek kişiye bu hakkı devrediyoruz. Bu tam bir ironi. İnsanlığın mücadelesi tek adama karşı halkın egemenlik hakkını kullanmak istemesiyle başlıyor. ‘Eğer bir ülkede vergi konacaksa bunu kral değil, meclis koyacak’ deniliyor Magna Carta’yla birlikte. Ama şimdi geldiğimiz noktada tekrar tek adama bu hak rücu edilmiş oluyor.

İktidar aynı iktidar. Orta vadeli programı bu hükümet açıkladı. Bu program 2017, 2018 ve 2019 yılları arasını kapsıyor. Hükümetin yol haritası bu. Biz şu an 2017’deyiz ve referandum sonucunda iktidar değişikliği olmuyor. İktidar bu sorumluluğu ‘Hayır’cıların üstüne nasıl yıkabilir.

»Sizce AKP, anayasa değişikliğini neden yapmak istiyor?
Türkiye; Fitch, Standard&Poors ve Moody’s kuruluşlarında yatırım yapılabilir notunun altına düştü. Bu da Türkiye’nin borçlanma maliyetini artırdı ve hazine neredeyse borçlanamıyor. Bu da ‘kamu özel ortaklığı projeleri’ne kaynak bulunamamasına neden oluyor. Özel sektör dışarıdan borç bulamıyor. Tam böyle bir ortamda Varlık Fonu kuruldu. Varlık Fonu’yla bu sıkıntının önüne geçmeye çalışıyorlar. Türkiye gayrimenkullerini, işletmelerini bir havuz sistemiyle bu fona aktarıyor. Bunları ipotek ettirerek dışarıdan borçlanacak. Hazine’nin yapamadığını Varlık Fonu üzerinden AKP yapmak istiyor. Bir nevi paralel bütçe, paralel hazine yaratılıyor. Normalde Varlık Fonu, Anayasa’ya aykırı. Denetleme mekanizmaları düzgün çalışsa Anayasa Mahkemesi’nden döner. Siyasal iktidarın kamunun mallarını ipotek ettirmesinde sorumluluğu var. Ciddi anlamda yargılanabilirler. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için Anayasa değişikliğine gidiyorlar ve böylece tek adama bütün yetkileri vererek kurtulmak istiyorlar. Sayıştay denetimi yok, İhale Yasası’na bağlı değil. Borçlanmak için de Borçlanma Kanunu’na bağlı değil. Yani Hazine’den izin almak zorunda değil. İnanılmaz bir şekilde hesapsız kitapsız Türkiye’yi borç batağına sürükleyebilir.

Biz buna modern Düyun-u Umumiye diyoruz. Bunu teminat altına almak için anayasa değişikliğine gidiyorlar. Bu modelin Türkiye halkının faydasına olmayacağı çok açık. Bu nedenlerle de ‘Hayır’ diyorum.