İnsanlık diye bir şey!
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

İnsanlık diyoruz da, insanlığın bir yanda savaş ve şiddet, öte yanda acımasızlık ve boş vermişlik halini ne yapalım? Ya da insanın yaşadığı bunca acı ve kaybı, birkaç iktidar veya çıkar delisinin, birkaç gözü dönmüş canavarın işi diye mi kabullenelim?

Gerçi koltuklarında savaş emri veren siyasilerin, her gün daha öldürücü silah peşinde koşan sanayicinin, çıkarları uğruna insanı ateşe atmaktan çekinmeyen iş dünyasının – bir bütün olarak kapitalizmin reel dünyası-bugünkü berbat ve perişan insanlık halindeki günahı büyük ama bunlara dünya hali diyerek seyirci kalanların, yani hepimizin günahı da az değil. Bu günahın ödenmesi mahşere kalacağa da benzemiyor; bir yanda savaşlar ile artan acı ve isyanlar, öte yanda doğa felaketleriyle bedelinin bu dünyada ödeneceğini de görmek lazım. İnsanlık kendi kuyusunu kazıyor diyenler hiç haksız değiller!

İşte, bir iki gün önce gazetelerde yer alan, denizde ölüp karaya vuran çocuk resmi! İnsan bakmakta zorlanıyor. Yayınlanması mı, yayınlanmaması mı doğru olur tartışmaları da yapılmakta. Evet, bakanı kalbinden vuran bir resim; ancak ortada bir insanlık dramı yaşanırken, geride kalanlara bunları görmemek değil, aksine görmek, acısını biraz olsun hissetmek ve bir şeyler yapmak düşmekte.

En başta savaşa karşı durmak gerektiği de açık. Sahillerimize vuran o çocuk gibi, ölmeyip sokaklarımız da dilenen çocuklar, mülteci kamplarına sığınanlar veya AB kapılarını zorlayanların hepsi Suriye’deki savaşın kurbanı. Savaş ve şiddet oldukça, yaşam tehlikeye girip zorlaştıkça bu göçleri ve dramları önlemek de mümkün değil.

Savaş ve şiddet yalnız Suriye’de de değil. Bu ülkede de bir iç savaş yaşanıyor; devlet ile PKK iki yandan vuruyor; bedelini de, önce ölümleri ve kayıplarıyla orada ve buradaki halk, barış, güven, demokrasi açısından yitirdiklerimiz nedeniyle de hepimiz ödüyoruz. Kayıplar yalnız ölümle sınırlı değil; yaşanılır olmaktan çıkan köyler ve kasabalar, en başta sağlık ve eğitim olmak üzere tehlikeye giren hizmetler var; bölgeden kaçmak isteyenler de artmış durumda. Kısacası, AKP hükümeti kendi iktidarı uğruna ülkeyi kana bulamaktan, PKK da kendi halkına yaşadığı yeri dar edip gençlerini ateşe atmaktan kaçınmazken ülkenin yaşanılır bir ülke olmaktan çıkması gibi, ne yazık ki giderek “barbarlaştığımızı“ da görmek gerek.

Çünkü savaş varsa, insanlığın çökmesi de kaçınılmaz. Dünyada ve Türkiye’de yaşadığımız hal bu!

Örneğin dünyada mülteci sayısı 60 milyonu bulmuş; Suriye’den kaçanlar ise 4 milyona ulaşmış durumda. Türkiye’de de 2 milyona yakın Suriyeli var. Sığınmacılar için ne kamplarda ne de sokaklarda yaşamanın kurtuluş olmadığı, acının bitmediği ortada.

Bundan kurtulmaya çalışanları bekleyen kaderi de biliyoruz. Uzun süredir kendi kıyılarımızda olduğu kadar, Ege’de ve Akdeniz’de sığınmacıların sığındığı lebalep dolu tekneleri, bu teknelerde sönen hayatları, tırlar içinde boğulanları okuyup duruyoruz gazetelerde. Birleşmiş Milletler Mülteciler Komiserliği’nin yayımladığı rapora göre, Akdeniz’i geçmeye çalışan mülteciler bu yıl 300 bini aşmış durumda; bu kaçma-kurtulma mücadelesinde geçen yıl 3 bin 500, bu yılın Ağustos ayına kadar olan dönemde ise 2 bin 500 kişi ölmüş veya kaybolmuş.

Başta Almanya olmak üzere AB’nin zengin ülkelerinin mültecileri istemediği, bunca ölüm ve kayıptan sonra gelebilenlerin ancak çok azını sığınmacı olarak kabul ettiği de biliniyor. AB ülkelerinin bu tutumuna karşı sınırını dikenli telle kapatmaya çalışan Macaristan’da biriken sığınmacıları, istasyonun kapanması üzerine yapılan protestoları hep beraber izledik.

Kaçanlar kurtuluyor mu? Ne mümkün! Yersiz-vatansız, haksız-hukuksuz yıllarını veriyorlar; bir lokma ekmek bulan seviniyor belki ama içinin acı dolu olduğu ve çoğunun ikiyüzlü Batı ile kendi devletine lanet okuduğunu da düşünebiliriz. IŞİD’e katılan gençlerin bunlar arasından çıktığını unutmamak lazım.

Bunları düşününce kendime sormadan edemiyorum. Uluslararası Ceza Mahkemeleri ile insanlığa karşı işlenmiş suçları ele alan Batı, yalnız savaşan tarafların değil, bu acılara karşı seyirci kalan devletlerin de insanlık suçu işlediğini nasıl kabul etmez? Ya da, insan hakları ve özgürlüklerinin şampiyonu diye geçinirken, savaştan kaçıp kapısına sığınanlara ettiği muamelenin “insana karşı işlenmiş suç” kapsamına girdiğini nasıl görmez? Ya da silahların Kuzey’de üretilip, savaşların Güney’de yaşandığı bu kadar ortadayken, yalnız silah sanayiine yapılan yatırımları bile “insanlık suçuna” konu etmek gerektiğini nasıl inkâr edebilir?

Ancak, öncelikle birilerinin, bizlerin bu soruları sorması gerek. Sorması gerek, çünkü dünyanın bugünkü hali BARBARLIKTAN pek de uzak değil! Her gün oradan buradan kalkan cenazelerimiz gibi, o çocuk resmi de bize bunu apaçık gösteriyor.