İntiharın ekonomisi
SERKAN ÖNGEL SERKAN ÖNGEL

İntiharın ekonomisi. Yazının başlığını böyle seçtim. İntiharın ekonomisi olur mu? Olur elbette. Türk Dil Kurumu’na (TDK) göre intiharın iki tanımı var. Birincisi “bir kimsenin toplumsal ve ruhsal nedenlerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi”, ikincisi ise “kişinin hayatını tehlikeye düşürecek aşırı davranış veya iş.”

Yani intihar kişinin hayatına son vermesi anlamına geldiği gibi yaşamını tehlikeye sokacak iş ve davranış anlamına da geliyor. Toplumsal nedenler arasında da ekonomi hiç de göz ardı edilecek bir şey değil.
Bu köşeyi okuyanlar bilir. Türkiye’de çalışma hayatı uçurumun kenarına sürüklenmiş milyonların tutunma çabasından ibaret bir hal almış durumda.

Ücretler son derece düşük ve yetersiz, çalışma süreleri uzun, yıllık ücretli izin hakkı sınırlı, işsizlik oranları son derece yüksek. En önemlisi işçiler örgütsüz. Kendi hayatlarına dair söz ve karar sahibi değiller. İşyerinde psikolojik taciz (mobbing) yöneticilerin uzmanlık alanı haline gelmiş durumda. Nasıl olsa karşılarında örgütsüz ve dağınık bir topluluk var. İnsanların onurları ile oynayarak istedikleri neticeye ulaşacaklarını sanıyorlar. “Dışarıda senin işine sahip olmak isteyen yüz binlerce işsiz var”, “Ya dediğimi yaparsın, ya gidersin.” Bunlar sıkça duyulan sözler. İnsanların ruhunu inciterek, sürekli “ya sev, ya terk et” diyerek, açlıkla tehdit ederek, onların emeklerini bir vampir gibi sömüren, bunu yaparken kişinin yaptığı işi değersizleştiren, önemsizleştiren bir insan çeşidi var. Neredeyse ortalama yönetici tipi bu.
Sadece özel sektörde değil, kamudaki temel idare biçimi de bu olmuş durumda. Hal böyle olunca gündelik hayatımızın üzerinde bir leke, bir yara gibi taşıyoruz işyerindeki sorunları. İncinen ruhumuzu onarmaya çalışıyoruz.

Ya onaramayanlar… Ya aşırı çalışma zorlaması ile ölüme sürüklenenler… Ya geçinme derdi ile, mobbing baskısı ile yaşamı değil ölümü tercih edenler…



Nazım Hikmet’in Galip Usta’sı gibi sürekli olarak işsiz kalma korkusu ile yaşayan ve zaman zaman da işsiz kalanlardan oluşan koca bir toplamız.

Gelir güvencesi, iş güvencesi, örgütlü davranabilme güvencesi, onuruna sahip çıkabilme güvencemiz yok. Hatta sokakta tedirgin olmadan yürüme güvencemiz bile yok.

Geçtiğimiz günlerde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi bir rapor açıkladı. Rapora göre Türkiye’de 2013 yılında 15 işçi, 2014 yılında 25 işçi, 2015 yılında ise 59 işçi işyeri içinde (işyeri dışında ise işe bağlı olarak) intihar ederek yaşamını yitirdi. Başlıca nedenler borç, mobbing, işsizlik.

Raporda, işe bağlı intihar girişiminde bulunmadan önce kişilerde depresyon, tükenmişlik sendromu, kronik yorgunluk ve muhakeme yeteneğini yitirme gibi zihinsel belirtiler görüldüğü ifade ediliyor. “Bu belirtilerin beraberinde çalışanlarda baş ağrısı, mide ağrısı, ishal, kabızlık, hafif ateş gibi fiziksel belirtiler de ortaya çıkabilmektedir. Çalışanların hiçbir sosyal faaliyeti yoktur, bütün zamanlarını çalışmaya vermişlerdir. Ortak özelliklerine baktığımızda ise; çalışma yaşamındaki herkeste görülebilmekte, günde 11 saat ve üzerinde çalışma, uzun süre ve tatillerde dahi çalışma, yoğun iş stresi olan işçilerde görülmektedir.”

TÜİK İntihar İstatistikleri’ne göre 2014 yılında intihar eden 3064 kişinden 256’sı geçim zorluğu, 40’ı ticari başarısızlık nedeniyle intihar etmiş.

Sonuç olarak insanların sadece bedenlerinin değil ruhlarının üzerine de basarak yükselen bir sistem ile karşı karşıyayız. Bu sistem şimdi intihar bombacılarıyla, terörist ilan edilen kentleriyle, nefessiz bırakılan metropolleriyle, daha fazla kar için kurutulan dereleriyle, barış sözcüğünün tutuklanma nedeni sayılmasıyla toplumsal bir intiharı üretiyor. Ve Edip Cansever’in “Çağrılmayan Yakup” şiirindeki gibi intiharların caddelere doğru büyüyen içindeyiz.

“Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben/Kirli ve eski/ Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde/Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin/İntiharlara doğru büyüyen içinde…”