İran üzerine yanlış oyunlar
Mete Çubukçu Mete Çubukçu
Her Amerikan başkanı ya da danışmanının başucunda birer İran ve Irak tarihi kitabı olması lazım. Aksi takdirde geçmişte yaptıkları hatalardan vazgeçmeyecekler. Amerikan Başkanı Bush’un...

Her Amerikan başkanı ya da danışmanının başucunda birer İran ve Irak tarihi kitabı olması lazım. Aksi takdirde geçmişte yaptıkları hatalardan vazgeçmeyecekler. Amerikan Başkanı Bush’un giderayak İran’ı vurmaya kararlı görünmesi de tarihten ders almadığının göstergesi. Petrol ayrıcalaığının kaybedilmesi sonucu 1953’te CIA eliyle yapılan darbeyle Başbakan Muhammed Mussadık’ın devrilip Rıza Pehlevi diktatörlüğünün tercih edilmesi İslam devrimiyle sonuçlanmıştı. Mussadık darbesi nasıl yanlışsa Rıza Pehlevi’nin desteklenmesi de tarihi yanlış okumanın, İran toplumunu tanımamanın sonucuydu.

Bush yönetimi yine bir çılgınlığın peşinde. Bu kez doğrudan CIA’yı kullanmak yerine İran’daki dini ve teknik grupları harekete geçirmeye çalışıyor. Son yıllarda bu grupların faaliyetleri dikkat çekici biçimde artarken Washington yine yanlış ata oynadığının farkında değil.

İRAN MİLLİYETÇİ BİR ÜLKE

Birincisi, ABD’nin İran’ı içerden çökertmek için işbirliği yaptığı gruplar ülkeyi “kaosa” sürükleyecek kadar güçlü değil. İkincisi, Amerika kendi eliyle yıkmaya çalıştığı rejimi farkında olmadan güçlendiriyor. Çünkü İran halkı, rejim ne olursa olsun sonuç olarak milliyetçi bir yapıya sahip. Her ülkede olduğu gibi dışarıdan sıkıştırıldığı zaman içeride daha kolay bir araya gelip direniş gösterebiliyorlar. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad da bunu biliyor olsa gerek sürekli karşı tarafı kışkırtarak “milliyetçiliğin ipine” sarılıyor.

Foreign Relations Council adına çalışan İran uzmanlarından Veli Nasr da saptamalarımızı doğruluyor. Nasr’a göre İran, Lübnan, Irak ya da Pakistan gibi etnik sorunlarla boğuşmuyor. İran eski bir ülke ve vatandaşları da milliyetçi. Amerika İran’daki etnik rahatsızlığı abartıyor.

İran’daki etnik gruplar ya zayıf ya da entegre olmuş durumda; ülkedeki rejimi değiştirmek ve yeni politika oluşturmak için yeterli etkiye sahip değiller. Birkaç yıl önce İstanbul’da görüştüğümüz Veli Nasr, İran’da küçük aktivist grupların bazı eylemlere giriştiğini ama bunların etkisinin olmadığını söylerken bu durumun çoğunluğun tepkisini çektiğini de ekliyor.

İRAN’DAKİ AMERİKAN BAĞLANTILARI

Seymour Hersh, Amerikan yönetiminin diasporadaki tüm muhaliflerle ilişki içinde olduğunu yazdı. Ancak bunların bazıları bizzat ABD’nin geleceği açısından tehlikeli. Örneğin Sünni Belucileri kullanmayı düşünen ABD, bu grubun Tahran’dan nefret ettiğini biliyor. Ancak Sünni Belucilerin El Kaide’den farkı yok. Yine rejim karşıtı Jundullah örgütü benzer çizgide. Halkın Mücahitleri ise iyice güçten düşmüş durumda, uzun yıllar Irak’ta barınmaları İran içindeki tüm sempatilerini yok etti. Geriye, gazete haberlerine de yansıyan İran Kürdistan Özgür Yaşam Partisi, PJAK kalıyor ki PKK’nın İran kolu PJAK operasyonları rejimi zorlayacak nitelikte değil. Amerikalı diplomatlar PJAK’in terörist örgütler listesinde olduğunu açıklayıp bu bağlantıyı reddetse bile bu tür operasyonlar adı üstünde “örtülü” ya da ”gizli”. Yani resmi olarak kabul edilmez gibi gösterilse de farklı bir kanaldan yürütülen ilişkiler. Reagan döneminde ambargo olmasına rağmen İran’a gizlice silah satıldığı kazanılan paralarla Nikaragua’daki solcu yönetimi devirmek için Kontra gerillaların finanse edildiğini hatırlatmakta yarar var. Öte yandan İran’daki muhalif gruplara 400 milyon dolar ayıran ve harcayan ABD paralarını da kontrol edemiyor. Nasıl harcandığını bilmiyor.

İRAN HALKINI ANLAMAK!

İran rejiminin tüm olumsuzlukları tüm baskıcı ve bunaltıcı yönleri bir yana, rejimin dış müdahale ya da içeride yapay krizler ve kaos yaratarak yıkılmayacağı ortada. Durum böyle olmasına rağmen Bush yönetimi sabit fikrinden vazgeçmiş gibi görünmüyor. Metis Yayınlarından Ketlenmiş Halk: İran adlı bir kitabı yayınlanan ve Birgün gazetesinin önemli yazarlarından İranlı sosyolog Hamid Dabashi de savaş ve şiddet kadar savaş tehdidinin geçerli bir yöntem olarak hayatımıza girdiğini, sürekli savaş tehdidinin aslında savaşın kendisi kadar yıkıcı olduğunu söylüyor. Birikim dergisinin temmuz-ağustos sayısında Irak ve İran konusunda yayınlanacak yazımda Dabashi’nin saptaması da yer alıyor. Amerika’nın şu anki tehdit politikası da bunu anımsatıyor zaten. Savaş tehdidi bir süre sonra insanlarda savaşın beklentisini sürekli hale getiriyor, bu bekleyişi normalleştiriyor, sıradanlaştırıyor, aslında tehdit savaşın kendisinden daha fazla istikrarsızlığa neden oluyor. Yani bir süreklilik hali söz konusu. “Savaş hali ve şiddet tehdidi, herhangi bir tikel savaşı veya şiddeti algıladığımız ve yorumladığımız politik kültürü değiştirir. O kadar değiştirir ki her savaşın parçası olan şeyler insani bedelin büyüklüğü altyapıya verilen zararlar ve çevre felaketi savaş halinin her yere yayılmamış olması karşısında etkisizleşir ve görünmez hale gelir. Başka bir deyişle savaş hali insan bilincini köreltiyor, böylece hem Filistin hem Irak’ta her gün şahit olduğumuz ahlak yoksunu eylemlere ölçülü denilebilecek bir şekilde yanıt vermekten aciz hale geliyoruz; çünkü yeterince anlamlı bir dile sahip değiliz artık” diyor.

HAYIR DEMELİYİZ

Ortadoğu’yu içinden çıkılmaz bir hale getirenlerin hâlâ kendi kafalarındaki dünyayı dizayn etmek için bölgede karabasan yaratacak çeşitli planları her gün gündeme getirmelerine de karşı çıkmak gerekiyor. Birtakım insanların, uluslararası toplum mühendislerinin “nasıl yapalım” bölgeyi kendi istediğimiz gibi düzenleyelim diye düşünürken, İran halkının kayıpları umurlarında bile değil. Hem kendimiz hem de Türkiye için olan bitene karşı çıkmamız gerekiyor. Çünkü, İran’da olup bitenler doğrudan bu ülkeyi etkileyecektir. İran’daki rejime karşı çıkmakla İran’a yönelik bir saldırıya karşı çıkmak farklı şeyler. İran’a bu rejimi “armağan” edenler önce her şeyi berbat edip ardından düzeltiyor gibi görünürken bizi de bu pis oyuna dahil etme çalışmalarına hayır deme hakkımız olmalı.