İşçi Partisi ve Jeremy Corbyn deneyimi üzerine gözlemler
08.10.2017 09:17 BİRGÜN PAZAR
Algısal kilitlerin kırılmaya başladığı dönemlerde, “sağ duyu” ve “merkez” istikrarını kaybeder. O zaman, bu ikisinin de yeniden tanımlanması gerekir. Bu noktada algısal kilitlerin içinde kalmak, bu kilitlere sadık olduğu var sayılan kesimleri kazanmaya çalışmak, İngiltere’de Blairciliğin, Türkiye’de CHP’nin pratiğinin 15 yıldır gösterdiği gibi başarılı olamaz

Ergin Yıldızoğlu - Gazeteci-Yazar

Avrupa’da bir canlanma sergileyen sol hareketlerin deneylerinden yararlanabilir miyiz? Bu canlanmanın en son örneklerden biri İngiltere İşçi Partisidir. Partinin bu yılki konferansında, lideri Jeremy Corbyn’in yaptığı ilginç konuşma belki bir fikir verebilir.

Kısaca İşçi Partisi ve Corbyn
İşçi Partisi 2015 genel seçimlerinde adeta hezimete uğradı; lideri Miliband hemen istifa etti. Böylece, bir liderlik seçimi gündeme geldi. İlk aşamada ortaya neoliberal, Blair geleneğinden üç isim çıktı. Üç aday da birbirine benziyor, seçimleri kaybeden Miliband ile muhafazakârlar arasında bir orta yol arıyorlardı. Bu yeknesaklığı bozmak, liderlik seçimlerine ilgiyi artırmak için, “çok solda, nasıl olsa seçilemez” düşüncesiyle Corbyn’in ismi aday listesine eklendi.

Ondan sonra olan oldu: Jeremy Corbyn’in parti üyelerinden aldığı destek hızla artmaya başladı. Sendikalar da desteklerini açıklamaya başladılar.

Düzenden gelen nefret, hakaret, küfür, “simgesel şiddet” yükseldikçe, Corbyn’e verilen destek de yükseldi.

Egemen ideoloji, “neoliberal gerçekçilik” özellikle gençler (neo-proletarya) üzerinde etkisini hızla kaybediyor, bu kesim açık, kesin konuşan, çalışanların, gençlerin, azınlıkların çıkarlarını savunan, neoliberal mutabakata karşı çıkmaya çekinmeyen bir politikacı arıyordu. Corbyn tam böyle birisiydi; sosyalist düşüncelerini saklamıyor, uzlaşmadan, “orta yoldan” yana görünmüyor, “Bana İşçi Partisi’nin gerçek üyeleri oy versin” diyordu.

Muhafazakâr partinin, düzenin temsilcileriyse, bir taraftan “Corbyn gerçekçi değil, İP’ye başkan olursa gelecek seçimler de bizim” diye seviniyorlardı. Diğer taraftan, “ya neoliberal - muhafazakâr mutabakatı sarsacak bir şey gelişiyorsa? Ya ‘gerçeklik’ değişiyorsa” diye korkuyorlardı. Korkmakta haklıydılar.

Corbyn liderlik seçimlerini üst üste iki yıl, oy oranını artırarak kazandı. Genel seçimlerde, Corbyn liderliğinde işçi partisinin oyları beklenmedik bir sıçrama sergiledi. Daha da önemlisi İngiltere’de siyasetin parametreleri, bir anlamda “sağduyu”, “siyasi merkez” değişmeye başladı.

Yeni ‘sağduyu’, yeni ‘merkez’
Yaklaşık 30 yıldır, toplumda egemen sağduyu, “Kapitalizm, savunulması bile gereksiz bir hakikattir, sosyalizm ise iflas etmiş bir dogma” diyordu. Toplumu tanımlayan zihinsel haritada, ekonomi yönetiminde “sağduyu”, devletin ve toplumun piyasa ilkeleri etrafından örgütlenmesini, serbestleştirmeyi, özelleştirmeyi, vergileri indirmeyi, krizin faturasını halka çıkartmak için “kemer sıkmayı” gerektiriyordu. Bu harita içinde bir sosyal demokrat parti, eğer seçim kazanmak istiyorsa ağzına, bırakın sosyalizmi, devlet müdahalesi, vergilendirme, sendikal haklar gibi konuları almayacaktı.
isci-partisi-ve-jeremy-corbyn-deneyimi-uzerine-gozlemler-362736-1.
Önceki hafta İngiltere’de, Jeremy Corbyn’in, İşçi Partisi konferansında, ardından da Muhafazakâr Parti lideri Theresa May’in de Merkez Bankası’nda yaptığı konuşmalar, İngiltere’de büyük sermayenin amiral gemisi Financial Times’taki yorumlar, toplumu tanımlayan “zihinsel haritanın” artık değişmekte, bir şeylerin dağılmakta olduğunu gösteriyordu, adeta katı olan her şey yine erimeye başlamıştı. Dün ağıza alınamayan şeyler, artık söylenebilir olmakla kalmıyor, geniş kabul görmeye başlıyordu.

Gerçekten de Corbyn’in parti liderliğine sosyalist ilkeleri anımsatarak, neoliberalizmi eleştirerek, çalışanların haklarını, kamulaştırmayı, planlamayı savunarak yükselmiş olması, başlayan değişime ilişkin çok önemli bir göstergeydi. Bu zeminde hazırlanan parti platformu, genel seçimlerde İşçi Partisi’ne büyük bir başarı getirdi, Muhafazakâr Parti’ye meclis çoğunluğunu kaybettirdi.

Corbyn liderliğinde İşçi Partisi’nin geçirmekte olduğu değişimi ve etkilerini anlayabilmek için, İP dışındaki solun, “Momentum” hareketinin rolünü de anmak gerekiyor. Belki Corbyn olmasa Momentum olamazdı, ama Momentum olmadan da İşçi Partisi seçimlerdeki başarıyı gösteremezdi.

İçinde çeşitli grupları, kimi bağımsız sosyalisti barındıran Momentum örgütü ile Corbyn liderliğinde İşçi Partisi arasındaki ilişki, sosyal demokrat partilerle sol arasındaki ilişkinin “uygun örgütsel biçimi nasıl olabilir?” sorusuna da bir cevap sunuyor.

Yeni bir ilişki biçimi
Corbyn’in İşçi Partisi başkanlığına seçilmesinde, partinin “sola dönmesinde”, önemli rol oynayan Momentum bir grup sosyalist ve sendikacı tarafından 2015 yılında, partiden bağımsız bir “taban/kampanya örgütü” olarak kuruldu.

Momentum’un çabalarıyla İşçi Partisi'nin üye sayısı, yeni katılan gençlerle, Blair döneminde, düş kırıklığı yaşayarak partiyi terk ettikten sonra şimdi geri gelen eski üyelerle, 600 bine ulaştı. Son genel seçimlerde, Momentum’un saha çalışmaları, taban faaliyeti İşçi Partisi’nin oyunun yüzde 40’a yükselmesinde belirleyici oldu.

İşçi Partisi seçimleri kazanamadı ama İşçi Partisi ve sosyalist hareketin çeşitli kanatları, Momentum sayesinde bir araya geldiler, etkinlikleri canlandı, moralleri yükseldi.

Momentum’u oluşturanların sınıf yapılarına ilişkin ayrıntılı bilgi yok. Ancak gözlemler, seçim sonuçlarının demografik verileri, gençlerin, “yeni işçi sınıfının” (kestirmeden orta sınıf olarak tanımlanan kesim) Momentum içinde ağırlıkta olduğunu düşündürüyor. Momentum, İşçi Partisi dışında “yaşıyor”, üyelerini genel seçimlerde sosyal medya platformlarının yanı sıra kendi geliştirdiği “app”lar aracılığı ile bilgilendiriyor, tartıştırıyor, eğitiyor harekete geçiriyor.

Yeniden sosyalizm...
Corbyn’in, konferansta yaptığı konuşma belki uzundu ama kapsamı çok geniş, önerileri somuttu. Corbyn, “21. yüzyıl sosyalizmi” dedi, bundan öte, su, enerji, toplu taşımacılık gibi özelleştirilmiş hizmetleri yeniden kamulaştıracaklarını, devlet-sermaye ortaklıkları projelerine son vereceklerini, sanayi, konut, eğitim sağlık alanlarında yeni yatırımlarla ekonomiyi canlandıracaklarını, sendikaların örgütlenme hakkını güvenceye alacaklarını, siyaseti tabana yayacaklarını, sorunları yerinde dinleyeceklerini, kamu çalışanlarının yıllardır düşmekte olan ücretlerinin artık artması gerektiğini söyledi.

Çoğu, işçi sınıfı kökenlilerden ve göçmenlerden oluşan kiracılardan en az 80 kişinin öldüğü Grenfell Tower yangını trajedisini örnek olarak gösteren Corbyn, neo-liberalizmin adaletsizliklerini, yerel halkın uyarılarına kulakları tıkamanın sonuçlarını somut biçimde anlattı. Göçmenler krizine ilişkin, göçmenleri değil muhafazakâr partinin kemer sıkma, sermayenin ücretleri düşürme politikalarını hedef aldı; insanların ülkelerini yıkan savaşların göçmenlik kriziyle ve terörizmle ilişkisini vurguladı.

Corbyn’in konuşmasının sonuna doğru, seçimlerin merkezde kazanılacağı varsayımına cevap olarak, “Bu çok yanlış değil...

Ancak, merkez değişkendir... Şimdi merkezi ve sağduyuyu biz temsil ediyoruz” dedi.

Gerçekten de bu yeni sağduyunun, yeni merkezin izleri, Başbakan May’in bankacılara yaptığı konuşmada, Muhafazakâr Parti konferansında da görülüyordu. May, MB konuşmasını kapitalizmi savunmaya ayırmıştı. Ne ki, bunu ancak serbest piyasanın aksaklıklarını, denetlenmesi gerektiğini kabul ederek, düzelme yollarından söz etmeye çalışarak yapabiliyordu. Konferansta konut sorununu özel sektörün çözemeyeceğini kabul etti. Muhafazakâr düşünce dergisi The Spectator’ün bir yorumuna göre Maliye Bakanı’nın konuşmasındaki kapitalizm savunması “somut önerilerden acınası düzeyde yoksundu”. Financial Times yazarları da bu savunmaları “inandırıcı bulmuyor”. “Ekonomide artık yeni fikirleri muhalefetin ürettiğini”... “doğal tekel durumunda olan su, taşımacılık, enerji gibi sektörlerde özelleştirmelerin beklenen sonucu vermediğini... bu özelleştirmelerin ülkeyi bir rantiye cennetine çevirdiğini, yükü omuzlamanın da vergi mükellefine kaldığını” düşünüyorlardı.

Yunanistan’da, İspanya’da sosyal demokrasi kendi sesini arıyordu, Portekiz’de bu yeni sesin ilk ürünleri ortaya çıkıyordu. Şimdi İngiltere’de İşçi Partisi, bu dalgayı yükseltiyor. Muhafazakâr Parti arkasından yetişmeye çalıyor. Neoliberalizm iflas etti. Mali krizden bu yana yeni bir model aranıyor. Sanırım, sermaye de yeni bir uzlaşma modeli arıyor.

Ancak, tarih bize modellerin birileri tarafından bulunan şeyler değil, sınıflar arası güç dengelerinden, saldırı ve geri çekilmelerden süzülerek gelen yeni uzlaşmaların, bunlara ilişkin siyasi dinamiklerin ürünü olarak şekillendiğini gösteriyor.
Bir başka kapitalist model arayışı, “yeni merkez” ve “yeni sağduyu” haline gelirken, bir başka dünyanın olabileceğini savunmak, sosyalizmi konuşmak artık daha kolay.

‘Merkez’, ‘Sağ duyu’ ve eylem
“Dün ağza alınamayan şeylerin, artık söylenebilir olmaya başlaması” neo-liberalizmin 30 yıllık rakipsiz egemenliği altında, ekonomi ve siyaset alanında yerleşmiş “algısal kilitlerin” artık kırıldığını gösteriyor.

Bir tarafta tarihin maddesinin hareketi var: Mali kriz serbest piyasa dogmasını sarstı; hükümetler, bu krizin kaynağındaki bankaları kurtarırken yükü halkın sırtına yıktı; meydan işgal hareketleri dikkatleri gelir dağılımının, son 30 yılın adaletsizliklerinin üzerinde yoğunlaştırdı. Sosyal varlık koşulları değişirken, bireylerin bilincinin haritası da değişmeye başlıyor.

Diğer tarafta, Corbyn ve İşçi Partisi’ni yükselten siyasi hareketin (öznenin), zayıflamakta olan algısal kilitler üzerinde çözücü etkisi var. Bu denklemin iki tarafı şimdi birbirini besliyor. Bizi de esas olarak bu denklemin ikinci kısmı,” öznenin”, özelliklerinden siyasi eyleminden çıkarılabilecek dersler ilgilendiriyor.

Kapitalist toplumda, genel seçimler sağduyunun kapsam alanı içindeki fikirlerle ve toplumda merkezi oluşturan kesimin çıkarları da savunularak kazanılıyor.

Bu doğru. Ancak algısal kilitlerin kırılmaya başladığı dönemlerde, “sağ duyu” ve “merkez” istikrarını kaybeder. O zaman, bu ikisinin de yeniden tanımlanması gerekir. Bu noktada algısal kilitlerin içinde kalmak, bu kilitlere sadık olduğu var sayılan kesimleri kazanmaya çalışmak, İngiltere’de Blairciliğin, Türkiye’de CHP’nin pratiğinin 15 yıldır gösterdiği gibi başarılı olamaz. Başarı olasılıkları, algısal kilitlerden kopmakta olan kesimlerde, yeni bir sağduyu yaratma çabalarında aranmalıdır.
Gerçekten de Corbyn ve İşçi Partisi’nin, egemen “merkezin”, sağduyunun algısal kilitlerine hapsolmayarak kendi soluna, sendikal harekete açılması, bu açılmanın partiye getirdiği enerji, partinin etkisini arttırdı, algısal kilitlerin kırılmasını hızlandırdı.
Kırılma hızlandıkça ortaya çıkan yeni olasılıklar alanında, Momentum ve Corbyn liderliği, sosyal medya ağlarını da kullanarak üyelerini harekete geçirdiler. Parti üyeleri ve liderleri sokaklarda meydanlarda, toplumla canlı bir diyalog kurdular. İşçi Partisi halktan (çoğunluktan) yana, dürüst dinamik bir seçenek olarak belirmeye başladı. Artık merkezi, yeni sağduyuyu İşçi Partisi tanımlamaya başlıyordu.

Bu tanımlama kapasitesini, Corbyn’in konferans konuşmasındaki özgüvende de gördük: Corbyn Türkiye’deki muhalefetin biteviye iktidardan bir şeyler talep eden söyleminin aksine, hep yapmaktan, iktidarı almaya hazır olmaktan söz etti, daha da ötesi ülkenin, halk sınıflarının çıkarının bir İşçi Partisi hükümetini gerektirdiğini güçlü, güven veren bir sesle vurguladı.