Işık Yurtçu İçin
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Işık Yurtçu da sessiz sedasız ayrıldı aramızdan. Zor günlerin ve "zor gazeteler"in emekçisiydi. Uzun yıllar Cumhuriyet’in Çukurova Temsilciliği’ni yapan Çoban Yurtçu’nun oğluydu. Hukuk öğrenimi görmüş ama “baba mesleği”ni seçmişti. Onurlu bir gazeteci olarak geride temiz bir ad bıraktı… Uzaktan tanışırdık. Yolumuz bazı gazetelerde kesişmişti. Birkaç kez telefonla görüşmüştük. Yıllardır izini yitirmiştim. Sonradan öğrendim gırtlak kanseri olduğunu. Çevresine küsmüş, kendini medyadan ve meslektaşlarından soyutlamıştı. Sayrıydı ve tek başına yaşıyordu. Bakımını komşularının üstlendiğini öğrenince beynimden vurulmuşa döndüm. “Uluslararası Basın Özgürlüğü Ödülü” sahibiydi. Bizim mesleğin yıldızları sahneden çekilince ne çabuk unutuluyorlardı! Kimse, “Acaba bu insanlar şimdi ne yapıyor; ne yiyor, ne içiyor?” diye dönüp sormuyor; meslek kuruluşları da onlara sahip çıkmıyorlardı. Gerçekten iç kanatıcı bir durum…

 

Işık Yurtçu 1997 yılında hapisten çıktığında, Siyah Beyaz gazetesinde onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Şimdi on beş yıl sonra geriye dönüp baktığımda, Türkiye'de "basın özgürlüğü" alanında pek fazla bir şeyin değişmediğini görüyorum. O yüzden, ölümünün ardından yeni bir şey yazmaktansa, o yazıyı yeniden paylaşmanın daha anlamlı olacağını düşündüm. Sanırım, okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.


Yattığın yer, adın gibi ışıklarla dolsun sevgili kardeşim...


 

* * *


 

IŞIK YURTÇU VE ÖTEKİLER…

Işık Yurtçu, daha sonra kapanan Özgür Gündem gazetesinin sorumlu yazı işleri yönetmeniydi. Bu gazetede çıkan yazılardan dolayı, hakkında altmış kadar dava açıldı. Kesinleşen birkaç davadan aldığı hapis cezası 14 yılı geçiyordu. 2.5 milyar TL de para cezasına çarptırılmıştı. Sonuçlanmayan davaları da hesaba katarsanız, ortaya ürkütücü bir tablo çıkıyor…

Demek ki, 55. Hükümet’in bir “iyi niyet” belirtisi olarak hızlı biçimde Meclis’ten geçirdiği yasa çıkmasaydı, 52 yaşındaki meslektaşımızın ömrü, büyük olasılıkla cezaevinde noktalanacaktı…

Sonunda sağduyu üstün geldi ve iki buçuk yıldan beri çeşitli cezaevlerinde tutulan Işık Yurtçu, bir süre önce Saray Cezaevi’nden salıverildi…

* * *

Işık Yurtçu’nun özgürlüğüne kavuşmasında, uluslararası dayanışmanın kuşkusuz önemli rolü oldu…

Tüm dünyadaki basın kuruluşları, Yurtçu için etkin bir kampanya yürüttüler. Aralarında Peter Arnett, Tery Anderson, Robert Menard gibi ünlü gazetecilerin de bulunduğu yabancı meslektaşlarımız ülkemize gelerek, devletin üst düzey yöneticileriyle görüştüler.

Dış basının bu olağanüstü ilgisi karşısında “bizim medya” da aşka geldi! Yurtçu’yu daha önce görmezlikten gelen televizyon kanalları, onu birdenbire “basın özgürlüğünün simgesi” olarak göstermeye başladılar!

Işık Yurtçu, basının ve uluslararası kamuoyunun baskısıyla kısa sürede yeni hükümetin gündemine girdi...

* * *

Hükümet, başlangıçta Işık Yurtçu için bir “özel af yasası” çıkararak, bir an önce bu “başağrısı”ndan kurtulmak eğilimindeydi!

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise, Işık Yurtçu’yu sağlık gerekçesiyle “bağışlayabileceğini” söylüyordu…

Yurtçu arkadaşımız astım ve kalp hastası olduğu için, Cumhurbaşkanı’nın kendisini “bağışlama” yetkisi vardı…

Ne var ki, Işık Yurtçu, haklı olarak bu formüllere karşı çıkıyor ve, “Ben böyle bir uygulamayı, insani değerler ve meslek ahlakı açısından kabul edemem” diyordu…

Çünkü sorun, bir tek Işık Yurtçu’nun özgürlüğü” sorunu değildi…

Konu, tümüyle düşünce ve basın özgürlüğüyle ilgiliydi.

Işık Yurtçu, düşüncenin “affedilecek bir suç” değil, yasal düzenlemelerle güvence altına alınması gereken “meşru bir insani faaliyet” olduğuna inanıyordu ve bu yüzden de çıkarılacak yasanın, “düşünce suçu”ndan kovuşturmaya uğramış ya da hüküm giymiş herkesi kapsamasını istiyordu...

* * *

Neyse ki yeni hükümet, iyi niyetli bir tutumla ilk adımı attı; sorumlu yazı işleri müdürlerinin cezalarının ertelenmesini öngören yasayı ivedilikle Meclis’ten geçirerek, Işık Yurçu ile birlikte yedi gazetecinin daha özgürlüklerine kavuşmasını sağladı...

Bu olumlu gelişmeyi, düşünce ve basın özgürlüğü yolunda atılmış “ilk adım” olarak değerlendiriyoruz.

Önemli, ancak çok yetersiz bir adım…

* * *

Neden böyle düşündüğümüzü de kısaca açıklayalım:

Bir kez, çıkarılan “af” değil, “erteleme” yasasıdır.

Yani sorumlu yazı işleri yönetmenleri, üç yıl içinde aynı “suçu” işledikleri takdirde, yine cezaevine girecek, üstelik “ertelenmiş” cezalarını da paşa paşa çekeceklerdir!

Bu demektir ki, şimdi özgürlüklerine kavuşan meslektaşlarımızın başları üzerinde, sürekli bir “Demokles Kılıcı” sallanıp duracaktır.

Nitekim insan hakları ve barış savaşımcısı Av. Eşber Yağmurdereli için böyle “güncel” ve “somut” bir tehlike söz konusudur.

Yağmurdereli, aldığı son ceza Yargıtay’da onanırsa, eski cezalarını da çekmek üzere cezaevine girecektir…

Her an tutuklanma kaygısıyla yaşanacak bir “özgürlük”, gerçek özgürlük değildir.

Kaldı ki cezaevlerinde “düşünce suçlusu” olarak yatanlar, yalnızca gazeteciler değildir.

İsmail Beşikçi gibi “aykırı” aydınlar, yıllardır demir parmaklıklar ardında çile doldurmaktadır.

Yeni bir yüzyıla giriyoruz…

Türkiye’yi “düşünce suçu” ayıbından kurtaracak kesin ve kalıcı düzenlemeler, artık daha fazla vakit yitirmeden gerçekleştirilmelidir.

 

(Siyah Beyaz, 29 Ağustos 1997)