Isırgan otu
MÜSLÜM GÜLHAN MÜSLÜM GÜLHAN

Yürüyüşe çıktığım bir gün, tabii ki caddelerin kenarında yürüme zorunluluğundaydım, tesadüfen elime yol kenarından bir bitki değdi. Önce irkildim, sonra sanki ısırgan otu elime değmiş gibi bir his uyandı içimde.

Ne alaka ısırgan otu?

Çocukken oynadığımız geniş arazilerin kenarlarında muhakkak ot yığınları olurdu. Ara sıra oyun esnasında veya anlık bir olay için onların arasına girince ısırgan otunun vücuda temasıyla vücuttaki bölge yanmaya ve kabarmaya başlardı.

Komşumuz Eğinli teyzenin sürdüğü doğal ürünlerin güvencesi, bizim cesur davranmamızın en güçlü öğesiydi. Çünkü o zamanlar bir komşunun varlığı bazen birçok düsturun üstünde anlam içerirdi.

Bu hisse katılmam, sanki bilinç altındaki bir travmanın bilinç düzeyinde ortaya çıkması gibi bir düşünce refleksi oluşturdu bende.

Büyük bir özlemin dışavurumu muydu bu?

Karma karışık duygular içinde ısırgan otunun bir obje olarak beni çocukluk dönemime götürmesinin nedeni, yürüyüş esnasındaki kapana kısılmanın ve özgür hissiyatının kaybedilmesinin bir duygusal tepkisinden başka bir şey değildi.

Tepkimelerimin temeli insanoğlunun tohumu keşfedip, yerleşik düzene geçmesinden başlayarak günümüze kadar gelen bir süreçti.

Tohum, insanın doğayı keşfedip işbirliği yaparak onun nimetlerinden yararlanma öğretisi ile yeni bir yaşamın ve kültürün ortaya çıkmasını sağlamıştı. Bu yeni süreç, yaşamı kolektif kılarak ortak komin hayatı zorunlu kıldı. Ve insanoğlunun bu işbirliği sürecinin yanında hem doğayı hem de hem cinslerini meta olarak algılaması ile bir iktidar mücadelesinin de öncephesi bu süreçle başlamış oldu. Kolektif çıkar üzerine kurgulanan yaşam içinde gücü elinde tutmak için inanç kurgusunu kullanmaya başladığı zaman diliminin ön safhasıdır bu evreydi.

Ve tohumla beraber insanoğlu tanrıyı var etti ki, bu birçok sorunu çözümleme gücü için işe yarıyordu.

Bu evre; inancın sömürülmesi içinde tanrıyı kurgulayarak bir rasyonel kavram yaratılmasıydı. İnancın siyasallaşması, binlerce yıl sonra dünyadaki yaşam kurgusu içinde birilerinin kayıplarıyla başkalarının büyük kazançlarının sebebinin bir dayanağı olmaktaydı. Gerçeklerin savunulması ve bunların dünyevi karşılığı yanında, inanç dahil metalaştırılan tüm ahlaki düsturlarını sömürü üzerine kurgulayan insanların iktidar mücadelesi bu yüzyıla kadar gelmiştir.

Sürecin bize yansıması tohumdan başlayıp, ısırgan otunun kaybedilmesine kadar ulaştı.

Top oynadığımız arazilerdeki sonsuzluk duygusunun yarattığı özgüven; dünyaya hâkim olma rahatlığı ile, bir işbirliğinin yarattığı insan olmanın değerinin karşılığını bulmak üzerine kurgulanmış saygılı bir ilişki nezaketiydi.

Isırgan otunun vücuda temasının yarattığı acının özü, doğa içinde var olmanın dayanılmaz hafifliği içindeki aslında doğanın bir parçası olma lütfunun bir temas ile belirginleşmesiydi.

Doğanın parçası olduğumuzun duygusal karşılığı ona duyulan saygı ve minnettarlıktan başka ne olabilir ki…

O temasının içeriği büyük minnettarlıktır.

O zaman dilimi, ısırgan otunu soyup yemiş haline getirmek, her yerde suyu kaynağından içmek, ağaçtan meyve yemek için hiçbir maddi ilişkinin varlığına gerek duyulmayan dönemdi.

Çocukluğumuz ile doğada kaybolmak üzere keşfetme duygusunun yarattığı merak, evlerde kaygıya neden olsa bile, içinde yaşadığımız gezegenin ve bize sunulan doğa parçasının içinde neyin niçin olduğunu anlama yürüyüşlerindeki hazzın tarifi olamazdı.

Yol kenarındaki bir otun elime değmesi aynı zamanda neleri kaybettiğimizin hazin sonucunu da hatırlattı.

Her şeyimizi elimizden aldılar:

Isırgan otunu kaybetmemizle beraber; doğduğumuz evi elimizden aldılar. Çocukluğumuzun kaynağı olan ilkokulumuzu ve ilk kelimelerimizi elimizden aldılar. Gençliğimizin sevgisini, ilk aşkımızın olduğu ilk meraklarımızın yeri olan ortaokulumuzu ve ilk cümlelerimizi elimizden aldılar. Çıkışta sevdiğimiz kızı görmek için saatlerce kapısında beklediğimiz, gelecek kaygısı ile üniversite seçme özgürlüğümüzün yeri olan lisemizi, mantığımızı, felsefemizi elimizden aldılar. Hayatın gerçek anlamını öğrendiğimiz ve yaşamın sadece nefes almak olmadığını anladığımız ve yaşamın karşılığını bulduğumuz üniversitemizi elimizden aldılar…

Tuttuğumuz takımları elimizden aldılar…

Sonsuzluk duygusu içinde oynadığımız arazilerimiz elimizden aldılar. Yapılan kaldırımlar ile şekillenen ve asfaltlanan yollardaki sokak maçlarımızı elimizden aldılar…

Topumuzu kesmek isteyen hacı amca ile Kürt Bakkalı ve Laz Bakkalı elimizden alarak, iki bisküvi arasına koyduğumuz lokum ile kağıtsız markasız gazozlarımızı elimizden aldılar…

Kaybederek büyüdüğümüz yaşamımızın tüm güzelliklerine saldırarak, tüm geçmiş anılarımızı yok ettiler. Yaratılan bu travma ile bizi başbaşa bırakarak metalaşmış inançları üzerinden bizi dizayn etmeye çalıştılar.

Ama, bir ısırgan otunun verdiği acının hazzı karşısında bize kattığı değerlerin her şeyi yeneceğinin farkına varamadılar.