İslam hukuk ve insan
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

İslam’da insanın/bireyin toplumsal konumuna bakarken hukuk ve hukukun oluşturduğu alan temel noktalardan biridir. İnsanı yeryüzünde çevreleyen atmosfer katmanından sonra gelen başka bir atmosferdir hukuk. Ama birincisinin doğal niteliğine karşı insan yapımı bir atmosferdir hukuk.

Daha sözün başında hukuk için “insan yapımı” diyerek bir soruna vardık. Çünkü İslam ve hukuk tartışmasında alınan referans açısından bu temel bir tartışmadır. Başlangıcını İbn Teymiye’den (1263-1328) alıp, Muhammed bin Abdülvehhab (1703-1787) ve Seyyit Kutup’a (1906-1966) doğru bir “Selefilik” yolu çizdiğimizde, en genel deyimiyle bu anlayışta insan yapımı hukuk asla kabul edilmez. İnsan yapımı hukukla bir dünya nizamı sürdürenler “tekfir” ilan edilir ki önemli bir yaptırımdır bu. Çünkü bir kişiyi “tekfir” ile cehennemlik kılmak, yani onu kâfir ilan etmek az buz şey değildir. Çünkü onu kâfir ilan etmek sadece öte dünya ile ilgili bir şey değildir. Bu dünyada da ölüm emridir!

Yine daha özün başında yine başka bir emel olguya vardık; ölüm…

Kısacası İslam ve hukuk tartışmasının temelinde şeriat vardır. Şeriatın da temeli, kaynağı, her şeyi Kuran’dır; bu konudaki modernist düşünsel ve pratik çabalar bir yana…

İnsanı çevreleyen hukuk, yasa olarak somutlaşır. Yasayı yapan da “yasama” kurumlarıdır. Referans şeriat olduğunda da tek yasama mercii de dindir/Kuran’dır. Bu nedenle arabaların arkasına “Egemenlik Allah’ındır” yazılır. İslam demokrasisi böyle tecelli eder.

Yasamanın, kendisi için kaynağı nereden alırsa, insanın hukukun merkezinde olup olmaması buna göre farklılaşacağı açıktır.

Batı kendi din tartışmalarını yüzyıl, otuz yıl gibi savaşlarla “tartışmış” ve sonunda Westfalya Barışı/Anlaşması ile konuya noktayı koymuştur. Bu barış/anlaşmalarla Batı tipi devletin sınırları, anlayışı belirlenmiştir ki bunun tarihi günümüzden 400 yıl öncesine dayanır. Bundan sonra yasa, yasama, insan ve iktidar, insan ve devlet, devlet ile devlet ilişkisi gibi karmaşık sorunlar hep “Westfalyen” anlayışla açıklanabilir hale gelmiştir.

Doğu’nun böyle bir süreci henüz tamamlanmamıştır. İslam’da kanlı din tartışmaları 657 tarihindeki Sıffin Savaşı’ndan beri sürmekte. Kültür, gelenek, tarihsel birikim, miras ve deneyimler çok ama çok farklı olabilir. Ama bir kere “çağdaş” “modern” devlet/devletler ve bunların hukuku anlamında Batı dünyasına göre 400 yıllık bir “fark” vardır hali hazır durumda! Bu aslında Batı hukukundaki insan ile hukuk arasındaki mesafenin İslam hukuku ve insan sorunsalındaki ölçülerden biridir.

İnsan ve hukuk ikileminde İslam’ın temel kaynağı insani, dünyevi değildir. Kurucu referans ilahi olunca, beşeri olanın da bir yeri ve önemi kalmaz. O yüzden de işte İslam atmosferinde insanın/beşerin hayatına çok kolay son verilir.

Şimdiki zamanda batı dünyası da suçsuz değil elbet, O “kapitalizm” bağlamında, piyasa gereklilikleri ile insanları öldürür. Doğu ise piyasa içi /dışı dinsel referanslarla katliam yapar. Her ikisi de gayrı insani ve kabul edilemez niteliktedir. Ama batının tersine diğeri, denetlenemez ve hesap sorulamaz niteliğiyle daha korkunç bir görünümdedir.

Ama hukuk bağlamında ele alındığında, işte insanın en zayıf olduğu yer İslam hukukunun kapsama alanıdır. Çünkü o alanda insanın değil tanrının sesi duyulur. Ve bu tanrı artık “ol” dememekte hep “öl” demekte.

Haftaya dize; “Suruç’tan dünyanın kalbine saplanmış otuz iki hançer, hep kanayacak”