“İslamcılar tutarlılık kaygısı taşımaz, hedef için her yol mubahtır”
20.08.2017 10:21 BİRGÜN PAZAR
“İslamcı hareketler bir iç tutarlılık kaygısı taşımazlar. Hedefe varmak için her yol ve her türlü ittifak mubah görüldüğünden, dün Coca Cola gibi simgesel olarak karşı çıktıklarıyla bugün birlikte hareket etmeleri bu akımlarda ve inanmış kitlelerinde herhangi bir varoluş sorunu yaratmaz”

CAN UĞUR

Laiklik, AKP iktidarının ortadan kaldırmak istediği olguların başında geliyor. İslamcı ve piyasacı iktidarın laikliğe yönelik saldırılarına karşı ciddi tepkiler söz konusuyken, bu tepkilerin nereye evrileceği ise henüz bilinmiyor. AKP’nin attığı adımların niteliği hakkında bilgi sahibi olmanın yolu ise siyasal İslamcıların tarihsel arka planına ilişkin bilgi sahibi olmaktan geçiyor. Bu alana dair çalışmalarıyla bilinen, bir dönem CHP vekilliği de yapan Prof. Dr. Oğuz Oyan ile konuştuk.

» Türkiye’deki İslamcılığın kökenlerine baktığımızda fikri ve pratik anlamda neler görüyoruz?

Din ile siyaset ilişkileri, din/inanç sistemlerinin ve devlet yapılarının tarih sahnesine çıktığı en eski dönemlerden beri vardır. Gerek çok tanrılı gerekse tek tanrılı dinler, sınıflı toplumların hâkimiyet ve sömürü ilişkilerinin meşrulaştırılmasının ideolojik çerçevesini çizmişlerdir. Kapitalizm öncesinin antik ve feodal toplumlarında dinler toplumsal ilişkilerin her alanını kapsayıcı bir toplam ideoloji konumundadır. Güçlü bir devlet yapısı içine doğmayan İslamiyet’te dinin, devlet kuruculuğu rolüyle birlikte gelişmesi ve tüm toplumsal alanı da düzenleme iddiası taşıması nedeniyle bu konum daha belirgindir ve kapitalist çağın Aydınlanma sonrası dönemlerini de kapsayabilen bir sürekliliğe sahiptir.

Şaşırtıcı gelse de "siyasal İslam" olarak tanımladığımız siyasal akım, dünyada daha çok bir 20. yüzyıl olgusudur. Osmanlı’da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren görünür olmaya başlasa da, esas olarak 20.yüzyıl başlarında bir düşünsel harekete dönüşmüştür.

Bunun bir nedeni de Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan devraldığı tarihi mirastır. Osmanlı devleti şer’i kurallar yanında örfi kurallara da geniş yer ayıran, giderek örfi hukukun daha baskın duruma geldiği bir toplumsal/siyasal formasyon niteliğini kazanmıştır. Osmanlı’da Batılılaşma ve yarı-sömürgeleşmenin birbirine koşut olarak yol aldığı 19.yüzyılın önemli üstyapı dönüşümleri Tanzimat döneminde (1839-1877) ve sonrasında gerçekleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son 70 yılının reformları esas itibariyle anti-feodal ve kısmen seküler nitelikler taşımıştır.

İslam’ın siyasal alana bir siyasi akım olarak giriş yapması da bu koşullarda hem bir siyasi korunma refleksi hem de ülkenin Hıristiyan Batı karşısında ve kendi tabiiyetinden giderek çıkan Balkan milletleri karşısında bir savunma konumlanması olarak ortaya çıkmıştır. Bu siyasi akımlar 1839 ve 1856 fermanlarının reformlarını “gâvurla eşitlenme” olarak görüp karşı tavır aldılar; hareket noktaları içine İslami değerleri hep bir şekilde dahil ettiler. Gene de siyasal İslam’ın tarih sahnesine kalıcı olarak çıkışı, 1908’de II. Meşrutiyet dönemiyle, yani bu dönemdeki çok partili yaşama geçişle birlikte vücut bulacaktır.

Kurtuluş Savaşı sürecinde aslında en etkili siyasi muhalif hareket İslamcılardı. Ancak 1919-1923 dönemi Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer kadrolarının Cumhuriyetçi kararlılığı karşısında tutunamadılar. Bunun önemli bir nedeni de, bayrak yapmaya çalıştıkları saltanat ve hilafet temsilcilerinin ihanetleriydi. Böylece, laikliği de kapsayan devrimci dinamiğin önü açıldı. Bazı temsilcileri tek parti içinde kendilerini gizleyerek yer tutmaya çalışsa da, siyasal İslamcı hareket 20 yılı aşkın bir süre boyunca sindi ve sindirildi, legal bir akım olarak varlık gösteremedi. Siyasal İslam’ın tarih sahnesine yeniden çıkışı için tekrar çok partili yaşama geçilmesini beklemek gerekecektir.

» Siz, İslamcılığın tarihsel araçlarından bahsediyorsunuz. Bundan ne anlamamız gerekiyor?

Geleneksel bir İslam-Ortaçağ toplumunda 1922-1945 dönemindeki radikallikte bir laiklik uygulaması, tarihin çubuğunun tersine bükülmesi anlamındaydı. Ancak laiklik yeterli kitleselliğe ulaşmadan, eğitim devrimi sonuçlandırılmadan, gerekli toplumsal-ekonomik dönüşümler sağlanmadan, sürecin bu radikallikte sürdürülmesinin önü her an kesilebilirdi; her kırılmada da, karşı saldırının da aynı şiddette olması, bu saldırının da özellikle 1945 öncesi uygulamalarını hedef alması beklenebilirdi. Ama henüz saldırılar yoğunlaşmadan, laiklik kavramının içinin boşaltılması adımı CHP’den geldi ve kavram “din ve dünya (devlet) işlerinin ayrılması” boyutuna indirgendi. Kuşkusuz İslamcı hareketler bununla yetinemezdi. Değişmeyen stratejileri, laikliğin inanç özgürlüğünden başlayıp inançlara/tarikatlara sınırsız özgürlük olarak tanımlanmasına kadar esnetilmesi oldu.

Eğitim alanın da ilk hedef, eğitimin devrimci dinamiklerinin köreltilmesi olmuştur. Burada eleştiri okları Köy Enstitüleri gibi devrimci kurumsal yapılara, müfredatta din dersinin olmamasına veya varsa da seçmelik olarak okutulmasınadır. Siyasal İslamcılar, gerek 1946 sonrasında CHP’yi gerekse izleyen merkez sağ iktidarları zorunlu din eğitimi ve imam hatip okullarının yaygınlaştırılması konusunda sürekli baskı altında tutmanın her zaman sonuçlarını almışlardır.

Bir başka tarihsel araç, soğuk savaş konjonktürünün katkısı ve emperyalizmin Türkiye’de serbestçe at koşturur duruma gelmesinin de etkisiyle, anti-komünizmin güçlü bir silah olarak kullanılmasıdır.

Emperyalizmin güdümündeki “komünizmle mücadele dernekleri”, bugünkü iktidar temsilcilerinin de mayalandıkları yerler olmuştur.

Ekonomide sağlam payandalar oluşturmak, siyasal İslam’ın her zaman öncelikli araçlarından olmuştur; muhalefetteyken bir yandan iktidara yürüyüşü desteklemek, diğer yandan da kendi burjuvazini güçlendirmek için; iktidardayken rant kanallarını kontrol ederek tüm sermaye üzerinde tahakküm kurabilmek için ekonomiyi kullanmışlardır. Kısacası, ticaret-din-siyaset organik bağlantıları, “bağış” veya “helal kazanç” türleri, ihale/iş takipçiliği, bunun için vakıf-dernek-şirket yapılarının oluşturulması siyasal İslam’ın her zaman olmazsa olmazlarından olmuştur.

Siyasal İslam hareketi iktidara yürümenin iki farklı yöntemini de kullanmıştır. Birincisi, siyasal parti örgütlenmesi üzerinden seçimler yoluyla iktidara gelmek ve mümkünse bir daha gitmeyerek iktidar alanını bütünüyle dönüştürmektir. Bu, MNP, MSP, RP, FP, SP ve farklı bir yol izlemekle birlikte AKP çizgileridir. İkincisi, parti örgütlenmesine gitmeden (ama siyasal partiler içinde örgütlenmeyi de ihmal etmeden) devletin tüm kurumlarını içten ele geçirmek ve nihai darbeye hazırlanmaktır. Fethullah Gülen hareketi bunun canlı örneğidir. Bir dinci cemaatin gizli örgütlenme modeli üzerinden ordunun, polisin, istihbaratın, yargının, eğitimin ve dini (Diyanet) ve idari tüm teşkilatın içten fethedilmesinin kuşkusuz sınırları vardır; siyasal parti örgütlenmesi üzerinden seçimle iktidara gelmiş paralel bir İslami yapı olmadan nihai amaca ulaşabilmesi imkânsızdır. Türkiye’nin koşulları, iktidarın fethine farklı yollardan girişen bu iki İslami hareketi belirli bir siyasi konjonktürde buluşturmuştur. Rakip bir siyasi güç kalmayıncaya kadar süren işbirliklerinin sonuçta iktidarı paylaşma kavgasına dönüşmesi esasında şaşırtıcı değildir.

» İslamcıların bir de tarihi tahrifat sorunu var. Siz de değiniyorsunuz buna sıklıkla. Lozan Antlaşması vb. konularda kendi argümanlarını sunuyorlar. Bunun nedeni nedir?

Siyasal İslamcılığın kullandığı araçların ana zemini tarihin çarpıtılmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli olan Lozan’ın bir teslimiyet anlaşması olarak takdimi, Cumhuriyet rejiminin İslam düşmanı olarak sunulması, Müslümanların çok eziyet çektiklerinin hikâye edilmesi, İslami simgelere (camiler, ezan) saygısızlık edildiği söylencesinin sürekli gündemde tutulması, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı anlatısında hurafelerin ve dinin öne çıkarılması ve gerçek rollerin tersyüz edilmesi, vb… Bütün bunlar, yeni bir Cumhuriyet tarihi yazımını gerektirir. Çeşitli denemeler olmuştur. Başlangıçta liberallerden esaslı bir destek alınmıştır ve halen hizmetlerini sunmaya gönüllü olanlar arz-ı endam etmektedir. Ama İslamcı iktidar henüz tüm eğitim müfredatını kapsayacak baştanbaşa bir yeni anlatı ortaya çıkaramamıştır. AKP’nin 2023 hedefini bununla da ilişkili görmek gerekir. Buna karşı takınılacak tutum, Cumhuriyet’in kurucu partisinin benimsediği pasif savunma stratejisi olamaz; 1945 öncesinin devrimci atılımlarını da kucaklayan yeni bir toplum projesinin etrafında birleşmek gerekir.

» Coca Cola fabrikasının açılışı ile birlikte İslamcıların emperyalizmle kurdukları ilişki yine gündeme geldi. Nedir tarihsel olarak bunun arka planı?

İslamcı hareketler bir iç tutarlılık kaygısı taşımazlar. Hedefe varmak için her yol ve her türlü ittifak mubah görüldüğünden, dün Coca Cola gibi simgesel olarak karşı çıktıklarıyla bugün birlikte hareket etmeleri bu akımlarda ve inanmış kitlelerinde herhangi bir varoluş sorunu yaratmaz. Çünkü karşıtlıklarının sınıfsal/sistemsel içeriği yoktur; ama birlikte olmalarının sınıfsal ortaklığı vardır.

İslamizasyonun dış dinamikleri/araçları arasında, emperyalizmin çift yönlü rolünü de dikkate almak gerekir. Bu rollerden birincisi, emperyalizmin, Türkiye devletinin ve toplumunun İslamizasyonu üzerinden sol ve bağımsızlıkçı reflekslerin tamamen köreltilmesi yönündeki niyetlerinin her zaman yerli İslamcılara açık/örtük desteğe dönüşmesidir. Bunun öbür yüzünde ise, yerli siyasal İslam hareketinin emperyalizmi bir müttefik olarak her daim araçsallaştırmak istemesi bulunmaktadır. Bu karşılıklı etkileşimlerin başlangıcı, 1945’lere, çok partili rejimin benimsenmesine, Truman doktrinine, NATO üyeliğine, komünizmle mücadele derneklerine, MTTB’ye kadar gider. 1980’lerde 24 Ocak ve 12 Eyül’le iktidarın/dış ilişkilerin yeniden şekillendirilmesi üzerinden yürür. 1990’lardan başlayıp 2000’lerde ete kemiğe bürünen projelerle birlikte (AKP iktidarı BOP’un ilk başarılı projesi olarak tarih sahnesine çıkınca) daha içli-dışlı bir duruma getirilir.

» Bugüne geldiğimizde İslamcılar açısından emperyalizm kavramı nereye tekabül ediyor?

Emperyalizmle kurulan ilişkiler, AKP siyasetçilerinin dillendirmeyi pek sevdikleri “kazan-kazan” ilişkisi gibidir; ama kendi dar iktidar hedeflerinin emperyalizme daha fazla kazandırıyor olmasından kaygı duymaları beklenmemelidir; “milli duruş”, siyasi istismar konusu veya seçim kaygısı olmak dışında, öncelikli hedeflerinden hiç olmamıştır.

AKP liderinin son zamanlarda kontrol dışına çıkma eğilimlerine ve dil aşırılıklarına, bunlara bağlı olarak emperyalizmin gözünden düşmesine bakılarak, bu partiye ve liderine “anti-emperyalist” gibi yakıştırmaların yapılabilmesinin, mizahi değeri olduğu bile kuşkuludur. Kendi iç iktidarını pekiştirebilmek için, bağımsızlıkçı cumhuriyet reflekslerini köreltebilmek (ve sonuçta bağımlı bir din devleti kurabilmek) için emperyalizmle yakın zamana dek tam bir işbirliği içinde hareket eden bir rejimi, değişen konjonktüre göre anti-emperyalist bir kodlamaya tâbi tutmak akla aykırıdır. İlla bir yakıştırma yapılacaksa, “pro-emperyalist” kavramı daha uygun düşecektir.

» Bugün laikliğe yönelik ciddi bir saldırı var. Bazı yazarların da ‘canım sırası mı’ tadında yazıları var. Sizce sırası mı bu tartışmanın?

Siyasal İslamcı hareketin gitmemek üzere iktidarı ele geçirdiği 2002 sonrasında, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” bile artık Anayasa Mahkemesi’nce siyasi faaliyetten menetme gerekçesi yapılamamıştı (2008); bundan sonraki süreçte de zaten yargı bütünüyle iktidara bağlanarak bu tür riskler tamamen ayıklanmıştır. Yeni (üçüncü) bir başarısız askeri darbe teşebbüsü hikâyesini de arkasına alarak, artık eğitimde, askeriyede, sivil idarenin tüm kademelerinde ve yargıda siyasal İslamlaştırmanın tüm yolları açılmıştır.

AKP’nin laikliğe yönelik saldırı hamlelerinde kendini bu kadar rahat hissetmesinin bir nedeni de ciddi bir muhalefet görmeyeceğine inanmasıdır. Bir kere anayasaya aykırılıklardan dolayı yeni bir yargılamaya konu olması bugün için olasılık dışıdır. Ama daha önemlisi, siyasi partilerden de ciddi bir muhalefet beklemiyor oluşudur. MHP’nin her iki kanadı da zaten dinselleştirme karşıtı bir muhalefete yanaşmayacaklardır. HDP ise hem kendi derdiyle meşguldür hem de iktidarın kendi kitlesini din üzerinden etkilemesinden ürkmektedir. Asıl önemli handikap ise, anamuhalefet liderliğinin ‘laiklik ekseninden bir muhalefet götürmek partiye seçmen kaybettirir’ tarzındaki anlayışlarıdır.

Böylece AKP’nin Cumhuriyet'e ve onun en önemli kurumuna/ilkesine saldırısının çok güçlü bir karşılık görmeden ilerlemesinin önü açık durmaktadır. Laikliğe saldırının karşısında henüz saldırıya denk bir güç yığılması yapılamamış olabilir. Buna rağmen henüz toplumun laik-cumhuriyetçi-sosyalist kesimlerinin direnci kırılamamış ve seçmenin yarısının rızası alınamamıştır; bu hem geleceğe dönük olarak umutları yeşertmekte hem de mücadelenin sertleşeceğini haber vermektedir.