İslamofobi ve kadın
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Almanya’da PEGİDA (Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar) adlı bir kuruluşun ortaya çıkması ve Dresden’de olduğu gibi, yapılan eylemlere gün geçtikçe katılanların artması, Avrupa’da İslam korkusunun kitlesel protestolara konu olacak hale geldiğini gösteriyor.

Kuşkusuz İslamofobi’yi de ırkçılık ve faşistlikle ilişkilendirmek mümkün. Avrupa Birliği’nin ve hükümetlerin resmi söyleminde “farklılıklara hoşgörüden ve çok kültürlülükten” söz edilse de, her ülkede, ama az ama çok, yabancılara ve farklılıklara hoşgörüyle bakmayan, hatta onları kendileri için bir tehdit olarak gören kitleler olduğu zaten biliniyor. Yabancı korkusunun başında gelenin ırk farklılığından çok din farklılığı olduğunu da söylemek gerek. Nitekim gösterilerin arkasından ortaya çıkan PEGİDA karşıtı örgütlenmeler ve eylemlerde bu yönde yaklaşımların öne çıktığı ve kınandığını görüyoruz. Türkiye’de de Avrupa’daki ırkçı-faşist çevrelerin İslam’ı günah keçisi haline getirmeleri ile İslam korkusunun yersizliği ve İslam’ın insandan, hoşgörüden, merhametten yana yaklaşımı konu edilmekte. Bu görüşün haklı yanları da çok.

Ancak, söylem düzeyinde nasıl anlatılırsa anlatılsın, bir de yaşayan İslam gerçeği var ki, kanımca, Müslüman toplumların asıl ilgilenmesi gereken nokta orada! Bu gerçek içinde, yalnız ekonomik değil toplumsal gelişmişlik açısından da geride kalmış, otoriter yönetimlere mahkûm Müslüman toplumlar da var; kadına bakışıyla seküler bir toplumu rahatsız eden İslami anlayış da var;  El Kaide ile başlayan, Boko Haram gibi örgütlenmelerle devam eden, son olarak IŞİD örneği için de nefret uyandıracak düzeye varan fanatik ve terörist bir yüz de var! Kısacası Avrupa’nın ırkçılığını, faşistliğini, iki yüzlülüğünü filan konuşmaya devam edelim de, bir de korkunun yaşayan İslam’la ilişkisini unutmayalım.

Uluslararası AF Örgütü’nün IŞİD tarafından kaçırılan Ezidi kadınlarla ilgili “Cehennemden Kaçış” adlı bir araştırması yayınlandı yakın zamanda. IŞİD’den kaçabilen 42 kadınla yapılan söyleşilerde öyle tecavüz, işkence, cinsel şiddet olayları anlatılıyor ki, tüyler ürpertiyor. Bunlarla ilgili detaya girmeyeceğim; zaten medyada da konu oldu. Ancak, İslam Devleti kurduk diye dünyaya meydan okurken aynı inançtan, aynı mezhepten olmayan kadını cinsel köle olarak görüp adeta canavarlaşan IŞİD mücahitlerinin(!),-Boko Haram Örgütü açısından da aynı canavarlık söz konusu- yaptıklarının İslam adına bir faturası olmayacak mıdır?

Yalnız bu ifratlar da değil! Genel olarak Müslüman toplumlarda kadının konumu ortada; Taliban’ın kadınlar üzerinde kurduğu baskıdan, devrimin ilk yıllarında İran’daki “din polisine” kadar birçok örnek İslam devleti iddiası içinde kadınlar için hayatın ne demeye geldiğini göstermekte. Onları bırakalım; Türkiye gibi gerek laiklik anlayışı gerek kadınların toplumdaki konumu açısından  öteki Müslüman ülkelerden epeyce farklılaşmış bir ülkede bile, iktidarın ve arkasındaki İslami muhafazakâr ideolojinin kadına bakışı açısından yarattığı tedirginlikler yok mu?  Her geçen gün kadını daha fazla çocuk sahibi olarak görmek isteyen, kürtaja cinayet diye bakan Cumhurbaşkanı da, CEDAW’ı bir yana bırakmış, toplumsal cinsiyet eşitliğini bile ağzına almayan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı da neye göre davranıyorlar dersiniz? Şu kadına yönelik şiddet meselesi örneğin. Gündem konusu olmasın oluyor da, bu şiddetin muhafazakârlık ve İslam’la ilgisini konuşmaya cesaret eden yok! Hemen her gün birkaç kadın kocası, sevgisi tarafından öldürülmekte veya şiddete maruz kalmakta; fakat bu şiddetin, büyük ölçüde, toplumsal rolünü zorlamaya çalışan kadının karşısına çıkan ataerkil ve muhafazakâr değerlerin ürünü olduğunu söyleyen de yok! İktidarın her gün daha fazla muhafazakârlık empoze ettiği ise, zaten hiç konu değil!

Öte yandan demokrasi ve İslam konusu var ki, büyük tedirginlik kaynağı! Bu yazıda buna giremeyeceğim; ancak, yıllarca laik ve demokratik bir rejimi var etmeye çalışan Türkiye gibi bir ülkede siyasal İslam’ın iktidara gelmesi ile hem laikliğin hem demokrasinin nerelere savrulduğu her geçen gün daha ortaya çıkar ve hem laiklik hem demokrasi açısından kaygılar artarken, Avrupa’da duyulan tedirginliği yalnız ırkçılığa bağlamamız zor!

Kısacası, İslamofobiyi konuşalım da, bunları da unutmayalım!