Islığını düşürme
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Müzakereleri, savaşı, açlığı, yoksulluğu, bahçelere giren Toma’ları mı düşünüyorsun? Bir şeylerin devam ettiğini bilmeye ihtiyaç duyduğun için mi gazeteleri okuyorsun; demek ki etmiyor… Çayın soğuyor, artık havalar soğudu ya, çay bekletmeye gelmez. Aslında hiçbir şey bekletmeye gelmiyor. Barış da bekletmeye gelmiyor, aşk da… Karanlıktan korkan bir çocuk gibisin, hayaletleri kendinden uzak tutmak için bir ıslık tutturmuş; bazen şarkı söylediğin de oluyor, kısık sesle... Hava bulutlu, yağmur başlar birazdan. Bazen bu balıkçılar kahvesinde ne işim var diye soruyorsun kendine, çantanda Guattari’nin öldükten sonra çocukları tarafından bulunmuş son kitabını taşıyorsun, “Kaçış Çizgileri”… O kitapta vardı karanlıktan korkan çocuğun ıslığı… Kafka da o ıslığı çalmıştı… “Kozmosun ve hayal gücünün çoğalttığı olayların denetimini” almak için… André Breton, o ıslığa “gece bekçisi ezgisi” demişti, başka varlıklarla kendisini esrarengiz bir iletişime sokan... Geçmişin ninnileri ve çocuk nakaratlarının yerini artık televizyon aldı diyor Guattari; bizi herkes gibi hissettiren, dünyayı olduğu gibi kabullenmeye yönelten nakaratlar yüzünden, sevmeyi bilmediği için sevgi açlığı içinde kıvranan insanın trajedisi…

Kapkara bir gecenin ortasındaymış gibi yaşanan tüm bu belirsizlikler içinde beklemekten yorulanları gördükçe, bir devlet geleneği olduğunu düşünüyorsun, insanları yılgınlığa düşürerek aza razı eden... Çünkü insanlar dayanamazlar karanlığa, belirsizliğe… Hep aynı şarkıyı sanki farklı notalara sahip şarkılarmış gibi dinlemek isterler, yalandan da olsa umutlanmayı… Guattari’nin o ruh halini tarif eden sözlerini yazıyorsun defterine: “Seni seviyorum, beni terk etme, sen benim toprağımsın, annemsin, babamsın, ırkımsın, organlarımın dayanağısın, uyuşturucumsun, sen olmadan hiçbir şey yapamam. Önemli olan, bu toplum içinde işlev görmeme izin vermen…” Ezberletilmiş nakaratları tekrarladıkça, kendilerine ihanet ettiklerinin farkına bile varmazlar, ama nakarat bir kere durdu mu gölgesiz yaşamanın acısı başlar…

Gözünü denizden ayırmıyorsun, fırtına kopacak anlaşılan… Dalgaların kahvehanenin duvarlarına çarpışını izlemeyi özlemişsin. Ancak o zaman aklına yeni fikirler geliyor, zihninde ne kadar önemsiz şey varsa hepsinin dalgalara kapılıp gidişini izlerken... Bu sana heyecan veriyor, âşık olmak gibi bir şey. Böyle şeylerden mutlu olabildiğin için belki de, gölgen ağır gelmiyor bazen, günlerce kendini kapatıp bir mesele üzerine çalışabiliyorsun. Ama sokağa çıkıp, gazeteleri açıp aynı nakaratları duyunca, insanları dünyanın hareket etmediğine inandıran semiyotik iktidarlara verip veriştiriyor, politik iktidarlarla mücadele etmenin yeterli olmadığını görüyorsun. Edebiyatı ve sanatı, canavarlar geçemesin diye kazılmış çukurlara benzetiyorsun, insanların gölgelerini ruh emici canavarlardan koruyan. Kariyerizm her ne kadar çoğununu ruhunu ele geçirmiş olsa da… Bu topraklarda yaşayanların gerçek şansızlığının, Max Frisch’in dediği gibi, içi cerahat dolu yaraların sarılması olduğuna inanıyorsun; anlaşılmamış, kavranmamış, çözülememiş ve bu nedenle bitmemiş şeyleri unutmaya zorlanmak, uzaklaştırıyor geleceği. Bugüne bakıp bugünü anlamaya çalışmanın tutarsızlığı içinde dönüp duruyor pek çok şey. IŞİD ile 12 Eylül’ü yapanlar arasında bir fark göremiyorsun. 12 Eylül’le bile hesaplaşılamamış bir ülkede, siyasetin ve hayatın normale dönmesini beklemek, mümkün değil.

Kitaba ve düşüncelere daldığın için çayını soğuttun yine, birazdan balıkçı arkadaşların birer birer dökülürler kahvehaneye. Hepsi hikâyesiyle gelir, çaylar tazelenir, sen onlara Guattari’nin kitabını anlatırsın balıkçı dilinde, Melih Cevdet’in “balıklar için deniz lazım” diye başlayan “ıslık”lı şiirini bile okursun belki… Bir şeylerin devam ettiğine inandığın sürece, her şeyin bir anlamı vardır. Fırtına kopup özlediğin dalgalar ortaya çıkınca, yaşamanın ve idrak etmenin aynı olacağı o büyülü an, belki de sana bu yazıyı yazdırır… Dilinde, çok eski zamanlardan kalmış bir ıslık, düşürmekten korktuğun…